« Önceki | Sonraki »

4/7/2009

Devam etmek; "Yüreğinizle"

Devam etmek...
''Ölmekten korkmuyorum, asil merak ettiğim sende yasama devam edecek yürek var mı?''

Kızgın Damdaki Kedi filminden


Kaçamak yollara sapmadan, korkularının hepsiyle yüzleşmek ve yepyeni biri olarak yeniden doğmak anbean. İste ben buna yasam derim. Kolay değildir sevdiklerini gömmek, neye değer veriyorsan onu kaybetmek; Sart ta değildir bunları yasamak ancak sıkı sıkıya tutunmuşsan, bırakmak istemiyorsan ve korkuyorsan ama diğer yandan gelişmek, sınırlarını zorlamak ve anlamak istiyorsan yasamın sırlarını bil ki tek yüzleşirsin tüm korkularınla ve o secim anında bulursun kendini. Devam etmekle, etmemek arasında kararını vermen gerekir, sorular ve sorunlarla doludur zihnin. Tekrar mutlu olabilecek misin? Her güne coşkuyla, heyecanla başlayabilecek misin? Acılara ve anılara saplanıp kalmadan, kurabilecek misin yeniden hayatini? Sende o yürek var mı?

 

Geceler boyu ağlanır, suçluluk duygularıyla boğuşulur, öfke nöbetlerine kap ilinir, sonra insan yavaş kabullenmeye baslar basına gelenleri. Yasamda ciddi bir sorunla karşılaşıldığında ilk sok anları, kimi zaman ayları hatta yılları bulabilse de, çeşitli duygu patlamalarının yaşandığı bu dönem de geçer bir şekilde. Hayatin rutini, isler, güçler çeker insani tekrar kendi içine, ama hani bir şarkıdaki gibi; kalırsa derin bir sizi kalır. Öylesine bir sizi, öylesine bir boşluktur ki insanin beraber yasamak zorunda kaldığı, yasamayana anlatması zor, yasayana ise söze gerek yok, bakışlar kâfi gelir.

 

Kimisi zayıf, kimisi güçlü görünür böyle dönemlerde; yüzü güler, içinde fırtınalar kopsa da, renk vermez dışarıya. Herkes kendi karakterinin doğrultusunda, davranış kalıpları içerisinde yasama devam eder iste bir şekilde, uykudaymışçasına. Acı hayatin bir parçasıdır ve insanin en zor bırakabildiği bağımlılığı olabilir kısa sure içinde. Bu aşamada çok dikkatli olmak gerekir. Örneğin her şeyle baş edebildiğini düşünebilir insan, başkalarına da yardımcı olmalıdır artik. Onların dertlerinin çözümlerine odaklanır, elinden geldiğince destek olur. Kendisi çözmüştür zaten, acılarının üstesinden gelmiştir, gelemeyenlere destek vermek gerekir. İçteki boşluğu doldurmanın kaçamak yollarından birisidir bu da. Kendisiyle yüzleşmekten kaçan insan, dikkatini başkalarına çevirir.

 

Daha zayıf olanlar alkole, uyuşturucuya sığınabilir. Su susmak bilmeyen zihin susturulmalı, zaman öldürülmelidir. Sevdiklerinden ve kendisini sevenlerden de kaçar, sanki kendi kendisini ölüme mahkûm eder. Kimisi çok çalışır, kimiyse hobilerine odaklanır. Spirituel konularla ilgilenmek te bazı zamanlarda kendiyle yüzleşmekten kaçma yollarından birisidir. Sular seller gibi gizemli ilimler öğrenilir; kitapların, seminerlerin bağımlısı olunur. Kimileri yol da alır, turlu kerametler göstermeye baslar. Ancak bilir misiniz bir aile dramınızın, kırgınlıklarınızın üzerinden gelebilmek, affedebilmek, sevebilmek suyun üzerinde yürümekten, havada uçmaktan daha zordur. Ve yasam bu zorlukların üzerinden gelmek demektir, gelmiş gibi yapmak değil. Don Juan’ın deyimiyle yürek taşıyan yollarda yürümektir. Öylesine değerlidir ki yaşamlarımız, ne kadar zor olursa olsun, dikkatimizi dağıtmamak, kaçmamak için caba harcamalıyız. Devam etmeliyiz, her bir zerremizle. Yüreğimizle...

 

Alıntı

3/7/2009

Günün getirdikleri...


Geçmiş bir bağlantıma takıldım son bir iki gündür.Onunla ilgili mailleri, mesaj ve yazıları kronolojik ve muhtevası açısından sıralamayı deniyorum.
Direkt yazmak daha kolay çoğu kez, geçmişe döndükçe bir girdap çekiyor sizi sanki...
Zihnim yoruldu dağılmaktan, erteledim yazacaklarımı, belki vazgeçebilirim de...
Hep yaşadıklarıma odaklanmayıp, başkalarının dertlerinde kendini unutmak belki de yaptığım.
Neden yaşadıklarım ya da yaşanmışlıklar, başkalarının yollarını da aydınlatabilecek ışıklara dönüşmesin ki, olabilirse...

Yazılacak şeyleri atlıyorum.Sonradan okumak hoş oluyor kendimi tanımak, yolun neresinde hangi basamakta yer aldığımı da hatırlamak açısından dahi...
Önceleri geceyarılarına kadar uğraşırdım yazmaya, şimdi daha relax davranıyorum.

Mor salkımları sevmişimdir ötedenberi.. Aşağıdaki görüntü (bende görünüyor, bir video kaydımdan eklenmiş bir kare olduğu için diğer bilgisayarlarda sorun oluşturur mu görüntülenme açısından bilemem) iki yıl önce, balkondan çektiğim bir kaydın karesi...
31 Mayıs 2009 tarihli bir günlük yazım ve sonrasını eklemek geldi içimden, gündemimin bir parçası...

Nûreddîn Cerrâhî [K.S.]'den :

EDEB
Bir talebesine yazdığı mektup şöyledir:

“Ey evlâdım! Bu söyleyeceğim edebler, Allahü teâlâyı sevmek ve O'na yaklaşmak isteyen herkese lâzımdır. Evlâdım! Allahü teâlâyı sevmek ve O’na yakın olmak isteyen herkese lâzım olan edebler şunlardır:
Az konuşmalı, az uyumalı, insanlarla lüzumu kadar görüşmeli, elemlere, musîbetlere, acılara, açlığa, insanların sıkıntılarına sabretmeli ve kendisine zulmedeni affetmeli ve ondan intikam, öç almaya kalkmamalı, kendi için sevdiğini herkes için sevmeli ve istemeli, malıyla cömertlik yapmalı, insanlardan bir şey istememeli ve beklememeli, sâdece Allahü teâlâdan beklemeli, her ihtiyâcını Allahü teâlâya ısmarlamalı. Yaptığı amellere ve kabûl olduğuna güvenmemeli bilakis “Amellerim ayıplı ve kusurludur.” demeli; şahsı ile, ibâdetleri ile, ameli ile sevinmemeli, övünmemelidir. Aksine Allahü teâlâya ve Resûlüne ve O’nun şerîatına uymakla sevinmelidir.”
..............


Nerden eser bu Pazar günü yazıma böyle başlamak, değil mi? Çok dala ilgisi olup, hepsinde yarım kalmış olmak böyle bir şey olsa gerektir zannederim.Bir de katıldığım (izlediğim) bir topluluk...
Yarım, her şeyde yarım... Yazılarımı okuyup da belki bir şey zanneden olur diye yazmak ihtiyacını duydum. Arada ileri- geri konuşurum ya hani... Bu sebepledir ki, beni tanımayanlar yazılarımı okumasınlar bâri, ben rüzgârın estiği yönde yazmadan duramıyorum kimi zaman, ne kimisi, çoğu zaman... : ) Bu ruh hâlini anlamadan okumak yanılsamalara neden olabilir, yazık değil mi?
Ân olur hiç bir şey yapmadan izlesem derim, ân olur nereye yetişeceğimi, ne yapacağımı şaşırır, hepsinden vazgeçerim, ân olur gönül rüzgârımın sürüklediği yönde ilerlemeye çalışırım.İşte bu üçüncüsüdür ki, ruhuma farklı lezzetler sunan, bakışıma farklı ufuklar açan bir yüce el' den hediye gibidir. Sarhoş gibi olur, kendimi tanıyamam. Kimselere açıklayamam, damdan düşen gerektir ki anlayabilsin az biraz hâlimden...
Yine bir sohbetindeydim birkaç gün önce, C. Sargut hanım' ın... Sohbet sonrası yanıma bir hanımefendi yaklaştı. 60 yaş, belki üzeri, özenli ve uyumlu giyimi, vakur tavrı ile girişte dikkatimi çekmiş, sonra dalıp unuttuğum bir hanım...Kalabalığın dağılmasını bekliyorum o sırada oturduğum yerde ki Cemalnur hanımla biraz sohbet edebileyim. Yanıma yaklaşıp sarılırken, kulağıma şu sözleri fısıldadı:'Muhammedî, kırık gönüllü olur!...'

O sarılırken, ayağa kalkmaya çalışıyorum bir yandan ki, insanlarla göz hizasında iletişim kurmayı severim. Bir an kısa süreli şaşkınlık yaşadım.
-'Nasıl, dedim. Nasıl hissettiniz?' O kadar mı belli oluyor diye düşünüyorum bir yandan da...
-'Kalpler arasında telgraf vardır.' benzeri bir cevaptı verdiği...
O kadar insanın arasında bir bana yaklaşıp bunları söylemesi çok şaşırtıcıydı benim için, itiraf ederim ki... Ben sarıldım bu kez ona ve:
-İsminizi lûtfeder misiniz? diye sordum.
-Estağfirullah, dedi. N..... Bu şekilde oldu ilk karşılaşmamız kendisiyle...
Cemalnur hanımla konuştuktan sonra dönüp aradığımda bulamadım, gitmişti. etkilendim doğrusu, daha yakından tanımak isterim kısmet olursa...
Bakara sûresinin ilk on âyetinin şerhi olan Bakara isimli kitabı çıktı Cemalnur hanımın. aldım, imzalattım ve aynı gün Göktürk' e gittiğimde Meryem kod adlı sevgili arkadaşıma hediye ettim. O da gitmek istiyordu ama bu aralar günü gününe uymuyor rahatsızlığı nedeniyle... Cemalnur hanıma söylediğimde, 'çok dua ediyorum onun için' dedi içten bir ifadeyle...

Meryem le bahçede oturduk.Hava güzel... Rüzgâr esiyor hafif- orta yollu...Dinliyorum kavak ağaçlarının ninnisini... Unutmuşum bu sesi, musikî gibi...Anlamaya çalışıyorum ne okuyor kâinat kitabından?
Kedileri doğum yapmıştı beş yavru kedi, binbir türlü maskaralık yapıyorlar. Kâh bahçe çitlerine tırmanıyorlar, kâh birbirleriyle şakalaşıyorlar. İçlerinden bir tanesi sarı... Menekşe renkli gözlerinde açık yeşilden bir halka var. Öylesine sevimli, ismi badem... : )

Ağaçlar çiçeklerini döküp meyveye durmuşlar, armutlar fındık iriliğinde henüz...Akasyalar büyük ölçüde dökülmüş, yine de güzeller...
Çayımızı bahçede içiyoruz kavak ağaçlarının melodisi eşliğinde... Sessizliğin sesini dinlemeyi severim. Kuşlar ötüşüyorlar ara nağme olarak...
Bir çiftlik komşularıyla tanışıyorum, daha önce söz etmişti Meryem. Çok büyük bir ev yaptırmışlar. tabanı 300 metrekare, toplamda 1050 metrekareymiş. Dönüşte birlikte kalkıyoruz, davet ediyor evlerinin önünden geçerken. Gülümsüyor, şakayla karışık:
Bir dönüm yer gezemem şimdi, başka sefere inşallah, diyorum.
Hocam geldi bu Perşembe ziyaretindeydim. Ne olur git demeyin bana diyorum. Hep siz konuşun ben dinleyeyim. Siz oturun, diyor.Gelini ve torunları var yanımızda...Ben namazımı kılayım.
Konuşuyoruz, sevgimden bahsetmeden yapamıyorum.
-Deliyim ben!.. diyorum .
-Sen, çok akıllısın diyor tebessüm ederek...

-Edebe uygun davranmıyorum, sizi incitiyor, rahatsız ediyor muyum? diye soruyorum.
-Biz şikâyetçi değiliz, halimizden memnunuz, merak etme.. yönünde oluyor cevabı.
Can dostuma soruyorum, nezâketinden mi öyle söyledi acaba? diye...

-Keyfini sür, diyor. Boşver. Öyle dediyse öyledir.
Bu Perşembe akşamı ilk kez Tuğrul İnançer ve Ahmet Özhan' ın katılımıyla gerçekleştirilen bir Mevlevî törenindeyim, Cerrahi dergâhında... İlâhiler, nefes halinde duyulan tesbihatlar, semâ gösterisi...
Çok etkilendim. benim mizacıma uygun değil diye düşünüyorum.İlk kez bu kadar huşû duyarak izlediğim bir zikir haliydi. Çok çok beğendim, etkilendim. Tekrar gitmek isterim.

Bu kadar şimdilik... Çok selâm ve sevgiler tüm gönül dostlarına... : ))
Hayat

*

Bugüne döneyim yine...
geçtiğimiz haftalarda bir kaç kez daha karşılaştık N... hanım ile...
İlkinde kartvizitimi verdim, iletişim bilgilerini verebilsin diye. İkincisinde beni aradığını ancak mesajının bana iletilmediğini anladım.
Bu kez ev tel. ini de alıp bir başka gün aradım.
Bir saati aşkın süre ile konuştuk.
Hani anlatılacak olanlar öylesine birikmiştir ki, neden ve nasıl söz edeceğini bilemez ya insan; öylesi bir görüşme oldu aramızdaki.
Kısa kısa notlar aktaracağım elimden geldiğince:

-O gün, dedim. Ne gördüğünüzü düşündünüz ki bende, o şekilde yaklaşıp, o sözleri fısıldadınız?

...................
sürecek............... (inş.)
dediğim pek çok yazımı sürdürememiş olsam da, ümidediyorum ki devamını yazabilirim.

Ayşegül bu akşam gidiyor. M.köy de buluşmak ve birkaç ziyaret var niyetimizde.
Sonrası Pierre Loti belki...

Cemalnur (Sargut) hanımla tanıştırmayı çok istemiştim onu. Telefon no su bende var ama elimden geldiğince aramamaya çalışıyorum.
Yine de dayanamayıp aradım. Önce cevap vermedi.
Az önce geri aradı kendileri...Ne zarif insan...
Aynı zerafet Göksel Baktagir de de hissettiğim..
Baktagir de, her mesajıma cevap veren, müsait olmadığı anın sonrasında da geri mutlaka dönen bir kimlik...
San'atçı sıfatının çok yakıştığını düşündüğüm insan.
Saygı ve sevgiyle anıyorum.

Cemalnur hanıma arkadaşımdan söz etmiştim.Sizinle tanıştırmayı çok istiyordum, burada şimdi, dedim.
Ne zaman gidecek, Pazartesi mi? diye sordu.
Bu akşam, diye cevapladım.
Tatildeymiş, şehir dışında.
Çok sevgilerimi iletin arkadaşınıza, dedi.

Şimdi Ayşegül ile buluşmaya gidiyorum kısmetse.
Pazar günü de bir İzmir yolculuğu, oğlum için...
Daha büyüyemeden kayınvalide olacağım sanırım. : ))
Yakışır bana ama değil mi? Hadi şımarayım biraz... : ))
Sevgiler... Güzellikler...
Huzur, iç huzuru... Olağanüstü bir şey o, hepimiz için diliyorum.
Hayat

2/7/2009

BİLGE İLE KÖPEK


Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin

devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini
çeker.
Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki
yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden
kaçmaktadır.
Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi
yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür:
-Benim bundan öğrendiğim şu oldu,der.
-Bir insanın istekleri ile arasindaki engel, çoğu zaman kendi içinde
büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu
aşarsa, istediklerini elde edebilir.
Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin
bundan farklıolduğunu görür.
Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten
öğrenebileceği bilginin var olduğudur. Bu yüzden ne varsa paylaş,
sendende öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için...
Her insanın bir hikâyesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardır.

1/7/2009

Sevdiğim sözlerden...


Herkes, her kişiye söyleyebilir...
Marifet;
Kendine söyleyebilmektir!!!
*
Herkes oturabilir...
Oturduğu yerden ilerlemeyi teşvik edip, ilerlemenin erdemlerinden dem vurabilir.
Ama hüner, oturmak değil;
Yürüyebilmektir!
*
Herkes durabilir yolun ortasında...
Hakkıdır belki kim bilir, belki de yol onundur...
Fakat karşıdan gelen de aynı şeyi söylüyor, hatta gerçekten aynı şeyi düşünüyor olabilir.
Yiğitliğin büyüğü; karşısındakini değil, nefsini yenip yolu açmaktır...
Kabadayılık, inatlaşmak değil;
Kenara çekilebilmektir!..
*
Herkes ağlatabilir...
İnsanlar yabancı değildir zaten, uzak değildir ağlamaya.
Çoğu insan hazırdır ağlamaya...
Güzellik;
Güldürebilmektir!
*
Herkes yıkabilir...
Vurursun yıkılır, kırarsın yıkılır, itersin yıkılır, çekersin yıkılır, oyarsın yıkılıverir bir şeyler.
Yere serilmiş olan yıkıntılar arasında; şimdilik ayaktaki kendisini çok büyük hissedenlerin yanılgısı da işte buradadır...
Etrafındakileri küçültmek, büyümek değildir...
Büyüklük; bozulanı onarabilmektir, devrileni kaldırabilmektir, yıkılanı yapabilmektir!
*
Herkes küsebilir...
Küsmek; akan muslukları kapatmak, yanan ocakları söndürmek, çalan radyoları susturmaktır...
Marifet;
Yüzleşebilecek kadar bile olsa konuşabilmektir, anlaşabilmektir...
*
Sökmek kolaydır. Takdir edilecek olan; dikebilmektir...
Yakmak kolaydır. Alkışı hak eden; yananı söndürebilmektir!
Ezmek kolaydır. Cesaret; geçenlerin ayağı altında kalanlara el uzatabilmektir...
*
Mert adam, cesur insan nargile başında, aş başında değil; çile başında, iş başında belli olur...
*
Herkes, her kişiye yazabilir, herkese söyleyebilir...
Önemli olan; yazılanı okuyabilmek, kendine de söyleyebilmektir!..
Ve kendi söylediklerini, anlayabilmektir!


Net'ten...

29/6/2009

Değerini Bilmek...


Vaktiyle ergin bir şeyh, yıllarca yanında yetiştirdiği müridini imtihan etmek ister. Onun eline iri bir pırlanta verip: “Oğlum” der “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.” Mürit elinde pırlanta bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu alır mısınız?” diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri alır; elinde evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der. Mürit teşekkür edip çıkar. Bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü olarak semerciye gidir: Buna ne verirsiniz?” diye sorar Semerci şöyle bir bakar, “Bu der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.” Mürit en son olarak kuyumcuya gider. Kuyumcu mücevheri görünce yerinden fırlar. “Bu kadar büyük pırlantıya nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Mürit sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm.” Mürit, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: Ne olur bunu bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.” Mürit emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Şeyhinin yanına dönen mürit büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır. Şeyh sorar: “Bundan ne anladın?” Müridin verdiği cevap çok doğrudur: “Bir şey ancak değerini bilenin yanında kıymetlidir.” Şeyh ilave eder: “İşte oğlum sen de, sana verdiklerimi, bildirdiklerimi ve öğrettiklerimi onun kıymetini bilmeyenlere verme. Eğer bir kimseye mutlaka vermek istiyorsan, önce vereceklerinin kıymetini tanıt, onlara saygıyı öğret, sonra ver.” Niceleri vardır ki, nadide güllerden meydana gelen şahâne gül bahçesini, dikenli otlardan meydana gelmiş otlar sanır da çiğner geçerler.

http://bilgelikyolu.wordpress.com/2009/06/16/degerini-bilmek/#comments

Teşekkürler Sn.Yurderi, gözönünde bulunsun istedim, arada hatırlamalı...
Saygı ve sevgiler...

27/6/2009

İz...


İz

acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun
izlerime rastlıyorsun, bıraktıklarıma,
orada o yolda çekmiştim ruhumu patlatan fitili
benden savrulan parçalar kurusa da,
izleri var hala yolun kenarında.

izini sür yolun,
acının ormanı büyütür insanı
vakit geniştir, ufuk sandığından daha yakın

acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun,
ustası olacaksın içine gerdiğin tellerin
hangi sızıyla titrer içinde, hangi sesle
büyük bir aşk, hangi sesle ölür, bileceksin.

ne zamandı bilmiyorum. yaşadıklarından sana
kalan tortu, seni olduğun yere çakan, olduğun
yerde fırtına koparan korku. kendi sarmalında
döndün, döndün, sanma ki daha dönmeyeceksin
kalsan da bir yer için, aslında hep gidiyorsun.

şimdi, acının ormanından geçiyorsun
her şey bir daha kanasa da
ne geçtiğin yola ne sana dokunabilirim ben
geç meleğim, senin de şarkıların olsun
içindeki telleri titreten.

Şair : Birhan Keskin

Birhan Keskin'i sevdiren arkadaşıma teşekkürlerimle... : )
Son altı yıl ama özellikle şu son iki yılda bu kaçıncı hayata dönüşüm...
Düşüncelerim temelde değişmiyor ancak sonuçta insanım; yorgunluk, durgunluk gibi belirtilerim olabiliyor.
Bu, benim için çok alışıldık bir durum değil. Derin duygularımı içimde yaşarım. Yüreğim ağlarken dahi dudaklarımda gülümseme olmuştur çoğu kez...
Önceleri hayata hazırlandığımı zannederdim. Üzüldüğüm şeyler her neyse onlar geçecek ve sonra gerçek yaşam başlayacaktı.
Yıllar boyu böyle süregeldi bu durum...
Bir gün anladım ki yok... Öyle bir gün, günler var belki ama sürekli bir hoşnutluk hali yok yaşamın içerisinde...Hep bir şeyler eksik kalmaya mahkûm gibi çoğu kez.
Her şey yolunda gidiyormuş gibi görünse de beklenmedik bir acıyla 'vurgun yemiş' gibi oluyorsunuz. Soluğunuz kesiliveriyor.
Kararıveriyor ortalık, nihayetini bilemediğiniz uzun, upuzuuun bir tüneldesiniz. Zifiri karanlık sarmış dört bir yanınızı. Başlangıcını ve sonunu göremiyor, tekrar ışığa kavuşabileceğinizden nerdeyse ümidinizi kesiyorsunuz.
Yaşam değerini yitiriyor gözünüzde, ne için yaşadığınızı, ne için yaşayacağınızı bilemez hale geliyorsunuz.
Benim de böyle günlerim oldu. Bir noktaya sabit bakışla baktığım günler...
İnsanların nasıl olup da havadan sudan konuştuklarını, keyfe keder şeyler için nasıl olup da kendilerinin ve çevrelerindekilerin huzurunu kaçırdıklarını hayretle ve uzaklaşma isteğiyle izlediğim günler...
Olaylar değişti mi? Hayır, yön değiştirdi.
Ben birçok özelliğimi törpüledim bu arada.
Daha sivri köşelerim, daha kesin kurallarım vardı.Affedemeyeceğimi düşündüğüm insanlar...
Ben bilirim.. yaparım!.. dediğim günler...
"Yeterince uzun yaşayana zaman her şeyi öğretir ama ölümsüz olma lüksüne sahip değilim.Payıma düşen zaman içinde sabır sanatını icra etmeliyim, çünkü doğa hiçbir zaman aceleci davranmaz. " diyordu okuduğum bir yazıda.
Sabrı öğrendim. Empatiyi ve en önemlisi sevip, hoş görmeyi öğrendim.
Doğru bildiğim yolda gerektiğinde tek başına yürüme cesaretini gösterebilmeyi de...
Beklentilerim çok büyük değil artık. Hayâl kırıklıklarım da doğru orantılı olarak azaldı.
Daha dingin, daha bir tevekkül içerisinde karşılamaya çalışıyorum yaşananları. Bunun bana iyi geldiğini düşünüyorum.
Geçenlerde Dr.Canan' la konuştum.Benim için 'Dost' kavramına anlam katanlardan birisi o...
Şükürler olsun ki güzel yakınlıklarım oldu. : )
'Sana helâl olsun, diyordu. Kendi kendini mutlu etmesini biliyorsun.'
Yazılarımdan izliyor yaşadığım güne dair duygularımı, ipuçları arıyor.
'Sesini üzgün duymaya dayanamıyorum.' diyor.
Kendimi oyalamayı, vaktimi değerlendirmeyi, başkasından beklemeden mutluluk üretebilmeyi öğrendiğimi sanıyorum.
Ihlamurun kokusu bir mutluluk, görebilmem, hissedebilmem, başkalarının hayatına sevgiyle dokunabilmem, bir bardak suyu sağlıkla içebilmem, yorulduğumda dinlenebilmem; küçük şeyler ama, büyük şeyler!...
Bu satırları yazmaya götüren bir yazışma gerçekleşti bugün. Niteliğini açıklamıyorum, kısa bir öz eleştiri ile ufak bir geçmiş turu yapmama fırsat verdi. : )
********
Blog yazmaya başladığımda amacım yalnızca elektronik bir günce tutar gibi dile getirmekti içimdekileri...Sonra, çok yakın arkadaşlarımın haberleri oldu ve benden bir iz, haber olarak gördükleri satırları izlemeye başladılar.Öyle ki, yazmadığımda telâşlanıp bana telefon, mail, yorum kanalıyla duygularını ilettiler.Pek dışıma taşmaya niyetim yoktu, kendi yolumda sessiz- sâkin ilerleyecektim hesapta... : )Olmadı, kimi zaman ben birilerini bulup bir kaç satır da olsa duygu -düşünce paylaşımında bulundum.Kimi zamansa başkalarının hoş mesaj ve yorumları, onlara mukabelede bulunmama vesile oldu.Bizim kültürümüzde bu vardır mâlûm...Blog sayfalarındaki arkadaş listesinde bulunan linklere tıklayamaz oldum neredeyse...Öyle hoş insanlar var ki yeryüzünde, kalbiniz akıveriyor onlara...Hani, 'merhaba' deyiverseniz ayrılamayacakmış gibi hissediyorsunuz kendinizi...
Reel ve sanaldaki mevcut arkadaşlarıma yetişemezken, oldukça da cahil cesareti -diyelim isterseniz- taşıdığımı sandığım halde bunu yapmamışımdır.Bilirim ki bağlanırım ben, yüreğimin kapılarını açıveririm kolayca da açmak yetse, yetebilse...'Dostluklar ölmezmiş' diye bilirim. Şimdi şimdi bunları yeniden yaşıyorum.
İstanbul' u sevmezse gönül aşkı ne anlar? .. diye başlayan dizeler; doğup- büyüdüğüm şehrin zor yanlarını örtmeye yetmiyor.
İstanbul fettan bir güzel... Her şeye rağmen her içine girdiğimde denizine kavuşmuş balık gibi olduğum, (bugünlerde şaşkın, başı dönmüş bir balık) kaprislerine rağmen sevmekten vazgeçmediğim şehir...
24 yıllık gurbet hikâyemden sonra zorlandığım günlere mekân oldu kendileri...
Şikâyetçi değilim yine de yazmadan geçemeyeceğim.
Gün içerisinde araba olmadığı yada haftanın belli gününde kullandığım halde çok farklı mesafelere açılıyorum kimi zaman iş, sorumluluklarım gereği kimi zaman da bir şeyleri paylaşabilmek adına...
İstanbul' da bu, koca günü yiyip bitiriyor. Yorgun dönüyorum eve...
Daha önceki arkadaşlarım bilirler, bunları dile getirmiş ve yetişemediğim için hoş görmelerini, çoğu zaman iadeye uğrayamayacağımı yazmıştım.
Birisine daha samimi bir hava ile yazsam dahi diğerine karşı sorumlu hissediyorum kendimi, değil ki hiç yazmamak!...
Evet, acziyetimi itirafımdır.
Hiç kimseyi diğerinden ayırmak kesinlikle değildir.
Eksiklik varsa benimdir, kabulümdür. : )
Yine kendi yolumda yürümeye devam edeceğim.
Önceki sözümü yineliyorum, sizleri izleyeceğim elimden geldiğince...
Bana kırılmayın ne olur, gerçekten çok vefalı davranan arkadaşlarım.
Geçen akşam bir baktım ki telefonla aramaya dahi yetişemedim birçok arkadaşımı...
Ne güzel dost biriktirebilmek...
Ne güzel sevip, sevilmek hattâ karşılıksız da olsa güzel duygular taşıyabilmek...
Blog listemde olan, beğendiğim halde listemde olmayan, bir kez dahi merhabalaştığım, hattâ merhabalaşmadığım, yüreğinde sevgi taşıyan, iyiden, doğrudan, güzelden yana olan tüm arkadaşlara selâm olsun, sevgiler olsun.
Esenlikte kalınız.
Hayat

25/6/2009

Âlemin affına vesile olması dileğiyle...

Yine birikti yazmak istediklerim, yine özet yayınla kendime konu ana başlıklarını hatırlatabileceğim çoğu yerde...
Can dostum' un arkadaşından sözetmiştim, Reyhan.. Bir diğeri de Ayşegül' dü. (Hanım eklerini kullanmadım, aramızda olmasa da olur, resmî ortamlarda değiliz. : )
Reyhan' la birkaç gün geçirdik geçtiğimiz haftalar içinde..
Halası ve halasının kızıyla Florya sosyal tesislerinde buluştuk ilk gün, telefon görüşmesi haricinde ilk karşılaşmamızdı.
Ortamı çok beğendim.Rengârenk çiçek düzenlemeleri, ferah mekân, denize az yukarıdan bakarak içtiğimiz çaylar...
Annemi de götürmek geçti aklımdan ilk, felç geçirdiği ve yaşlı olduğu için öylesine hoşuna gidiyor ki insanların ve çiçeklerin bol olduğu mekânlar...
Yine Reyhan ve bu kez bir Pazar günü yine aynı tesislerdeyiz. Gelinimiz ve iki yeğen de yanımızda.
Akşama yakın bir vakitten gecenin ilerleyen saatlerine kadar muhabbet...
Bir kaç düğün, gelinler, yoğun kalabalık, büyüleyici ayışığı...dolunay!...
Annemin varlığı mı ortamda bambaşka bir huzur var, bunu da Reyhan dile getiriyor.
Herkes memnun, herkes huzurlu...
Bir kez de kiraz yemeye gidiyoruz Göktürk' teki arkadaşıma Reyhan' la..
-Halandan daha çok benimle vakit geçirdin, değil mi? diye soruyorum ayrılırken, gülüşüyoruz.
Kafa dengi, uyumlu, neşeli, derinliği olan birisi o...
Bekliyor beni şimdi, can dost' la aynı ildeler. Aynı ilde Ayşegül' lerin de aileden kalma bir konakları var. Oraya götürmek için geleceğini söylemişti Ayşegül.. Küçük oğlu, o ve ben kalacağız orada diye planlar yapıldı. : )
Çok sıkıntılıydım ya geçtiğimiz aylarda, 'Dayan ne olur. Seni de alıp gideceğim, iyi gelir sana. Sık dişini azıcık daha...'
Ayşegül, mektup sevdiğimi öğrenince bana hemen mektup gönderen arkadaşım. O da dostumun dostu olup, hemen kaynaştıklarımdan.Mektubunu yayınlamak istemiştim.Öylesine güzel bir ruhu var ki onun da...
Gelmiş İstanbul' a, dün aradı beni. Yarın bir kahvaltı var onunla katılmak istediğim, Beylerbeyi' nde.
Cemalnur hanım' ın sohbetindeydim dün yine, sonra bir yemek ve kermese katıldık ve son olarak da Caddebostan Kültür Merkezi'nde bir konferans, tasavvuf musıkîsi...
Nefis bir gündü.
'Başkaları için yaşamaktır din...' diyordu konuşmacı fizikçi-mutasavvıf beyefendi.
Hani hepimiz demişizdir dönem dönem, artık kendim için de bir şey yapmak istiyorum, diye...
Bu günün şartları için kendimi oldukça yalın, düz, 'saf' bulurum. Yakınlarım dahi bu konuda uyarmışlardır.duygu dışavurumum da abartılı olabiliyor çoğu kez...
Hissettiğimi frenleyemiyorum belki de frenlemiyorum. içimden geldiği gibi oluyorum.
Doğru mu, bilmem? Yüreğimin götürdüğü yere gidiyorum ve herkesin bir yaradılışı var, karakteri... Bana uyan da bu belki, kim bilir...
Demek başkaları için yaşamak... Günümüz anlayışıyla ' enayilik' diyenlerin olabileceğini düşünüyorum.
Sevmek, faydalı olabilmek, hoşgörülü olabilmek...
Tolerans değil, Hoşgörü...
Yaradılmış her şeyi istisnasız sevmek, 'O' yarattığı için...'O' istediği için...
Ömür sermayesi bize verilmiş en kıymetli emanet ve çiçeği, börtü böceğiyle, eşyasıyla, yaradılmış her şey le birlikte O' nu anmak kulluğumuzun, yücelebilmemizin gereği...
Kalbimiz her ân O' nunla olmalı, dünyalık işlerle meşgulken bile...
Rabbimiz bize soracak geleceği muhakkak olan bir günde:
-'Ben seninleydim kulum, sen kiminleydin?' diye...
Cennet ehlinin en çok hayıflanacağı şey ise O' nu daha çok zikredememiş olmak olacak...
Şahdamarımızdan bile yakın olan O, gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilen O, O' nu lâyıkıyle anar ve onun buyurduklarını yaşamımıza dahil edebilirsek, bize dünyadayken hani şu hiç bir yerde arayıp da sürekli bulamadığımız iç huzurunu, dünya cennetini bağışlayacak olan yine O!...

Bu duygularla içerisine girmemizin şükürler olsun yine nasip olduğu bu af, merhamet ve bağışlanma mevsimi olan üç aylar' ımız ve Regaip Gecemiz mübarek olsun arkadaşlar...
Sevgiyle, iyilik ve güzelliklerde, esenlikte kalalım hepimiz, ruh ve bedenimizin güzelliğine vesile olsun dileğimle...
Hayat

23/6/2009

Günün 'inci' leri...

Her geçen gün yeni sıfatlar yakıştırılanlardan mısınız siz de? : )
Ayaklı müzik kutusu gibisiniz siz derdi bir öğretim üyesi arkadaşım, kulakları çınlasın. Tıp doktoru kendisi, bağlama ve ud çalar. Müzik arşivim de tıp kitaplarım kadar çok yer kaplıyor diyebilen birisi sohbet esnasında..
Küçük kızım 'ayaklı kişisel gelişim kitabı' sıfatını yakıştırır.Geçenlerde bir sıfat daha eklendi ama aklımda kalmadı.
Eh, kolay değil 'ayaklı kişisel gelişim kitabı' gibi olabilmek, buyrun bakalım bugünün incileri nelermiş?
Sevgiler tüm dostlara...



















14/6/2009

İstanbul Buluşması'ndan notlar ve 'Büyü Dükkânı'


Referansları dikkate alır yapıda birisiyimdir. İlk sanal ortam buluşmasıydı dün katıldığım; daha doğrusu grup halinde ilk buluşma.
Bir yıl kadar yazışıp konuştuğum bir başka arkadaşla görüşmüştüm daha önce.
Net ortamı biraz sezinlemesi zor bir ortam, bilindiği üzre...
İnsan tereddüt ediyor hele ki benim gibi sanala dalsa reeline yetişememekten dertliyse...

Yazılarıma başlarken blog ziyaretlerine pek de niyetli değildim açıkçası... Öyle gelişti ki olaylar, birileri bana rastlayıp düşüncelerini not olarak ekledi. Ben birilerine rastladım, iki satır yazmadan geçemedim.
Kendime karşı yazdığım -bir de beni çok yakından tanıyan dostlarım var, yazılarımı, günlük yazılarımı okuyup benden haber almayı bekleyen- bu ortam, farklı gelişmeleri de beraberinde getirdi sonuçta...

Avrupa yakasından buluşmaya katılan sanırım tek kişiydim. Cesaret istiyor yakalar arası yolculuk İstanbul' da, bu konuya da değineceğim birkaç satırla, az sonra... . ))

Buluşma yerine gittiğimde, grubu bulmak zor olmadı. Işılca Tatlar' dan Işıl hanım' ın omzunda kaldı elim.Farklı bir havası var Aslan burçlarında görmeye genelde alışık olduğum...
Kim olduğımı tahmin etmelerini istedim,
-'hayatta tahmin edemem.' deyiverdi Tijen hanım...
-Hah, işte; ben Hayat... diye cevapladım. : )

Hoş bir grup, kendini abartmış, çarpıtmış diyebileceğiniz kimse yok...
Aslında birbirini tanımayan insanları bile bir araya getirirken düşünürüm ben... Bununla ilgili tecrübeler yaşamışımdır, uyuma dikkat etmeye çalışırım.
Buna rağmen içlerinden yalnızca birini o da yazılarından tanıdığım birileriyle tanışmaya gitmek çok bana uyar bir davranış değilse de, yükselen Terazi burcu ayartır kimi zaman böyle işte... : ))

Tijen hanım, duyarlı kişiliğiyle (birkaç mailini de değerlendirmeye alıyorum) beni etkilemiştir. Dikkatli, duyarlı insanları severim ötedenberi...
Boş teneke çok ses çıkarır, derler ya hani... Dolu insanların duruluğu, sadeliği var gibi geldi o'nda... Yazıları, anlatımı zâten alıp götürüyor insanı...
(Kızıma kitaplarından ikisini gösterdim (büyük kızıma) bayıldı.
O, ot ve sebze meraklısıdır ötedenberi... : ) )
Farklı renkteki kalemleriyle, dostâne dileklerle yazdığı notlarla imzaladı kitaplarını...
Tanımış olduğum için mutluyum, güzel paylaşımları hiç eksilmesin dilerim.

Işıl hanım' ın makaronlarına bayıldım özellikle fıstıklı olanına. Bana kalsa artık bir şey denemeyeceğim.Fazla yapmamak gerek, bu bir yaşam biçimi diye düşünüyorum.
Dışarıdan nadiren almak belki daha doğru geliyor bana. Tek kaldığım bir dönem olursa yemek yapmaktan hepten vazgeçebilirim. : ))

Damak tadı -Gül hanım- , one ben bir sey, isimleri yazık ki aklımda kalmayan birkaç arkadaş, hepsi içten, hepsi güzel insanlar, sevdim. : )

nUnU tipik İkizler... Kabına sığamıyor, kıpır kıpır, sempatik... : )

Delphina -işitmekaybı- da İkizler ama o daha bir farklı gibi geldi.
İkisinin de doğum günlerini kutladık (günü gününe olmasa da) çok estetik görünümlü bir pasta getirmiş nUnU (bir dut masalı) ...

Dönüşte Delphina ve zerrinpastaevi ile birlikteydik, belirli bir yere kadar bıraktım onları... Arkadaşlardan hangisiydi şimdi hatırlayamadım, boğaz trafiğinde ne kadar takılacağıma bir atıfta bulundu, gülüştüler. Bilmez miyim, ancak her şeyin bir bedeli var. Ben de bu bedeli göze alarak yola çıkmıştım. : )
Delphina 'size zahmet verdim, burada ineyim.' deyip duruyor. Ne kadar hassas... Oysa sevdiklerim için bir şeyler yapmaktan mutlu olurum. Elimden geliyorsa neden yapmayayım?
Bir de hepimiz için hazırladığı yaka kartları var.Üzerine sembolik resimler çizilip, boyanmış. Ne kadar şekerler...
Onu saklıyorum (kendiminkini), sağolasın Delphina...

Zerrinpastaevi de güçlü kimliği ve ölçülü davranışlarıyla etkileyici...Takdir ettiğimi belirtmeden geçemeyeceğim.

Boğaz köprüsü tarfiğinde tam iki saat takıldım. Otomatik vitesle bile sıkıcı, düşünün beni, düz vitesle ne hâle geldim. : )
Ayakkabılarımı çıkarttım dayanamayıp... Günbatımı izledim, tetris bile oynadım o trafikte ( kimseler duymasın) ; )

Bu arada, sanırım ben de bizim evin vazgeçilmezlerindenim. : )
Küçük kızımı abisi bırakacakmış havalimanına, alarm kurmayınca ve bizim küçük hanım da alarm kurduğu halde duymayınca (eve döndüğümde uykudaydı) benim de haberim olmayınca, uçağı kaçırıp, tatiline gidemedi. Beş günlük bir geziydi, babasıyla kararlaştırmışlar dün.
Kocaman çocukları bile boş bırakmaya gelmiyor. : )
Hayat böyle geçiyor 'O olsun, bu bitsin:' derken, bir de bakmışsınız sonuna gelinmiş. : )

Büyü Dükkânı diye bir kitap, hoş gelmişti bana; günün anısına Tijen hanım'a hediye etmek istedim. Bütün arkadaşlara alacaktım aslında, sembolik, anı niteliğinde... Kitapçıda yalnızca bir adet vardı.

Aynı adlı kitaptan 'Büyü Dükkânı ' nın hikâyesini daha önce paylaşmıştım blogumda, linki aşağıda, okumak isteyenler için:

http://hayateylul.blogcu.com/buyu-dukkani_3749625.html

9/6/2009

Akşam Sefasına Benzeyenler


Şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda tanımıştım, Artin Usta'yı. Hayli yaşlı olmasına karşın enerjik ve dinç görünüyordu. Yolculukta laf lafı açmış, Artin Usta Kapalıçarşı'da kuyumculuk yaptığından söz etmişti. Dede ve baba mesleği olan kuyumculuğu devredecek kimse bulamadığından yakınmıştı. Söylediğine göre kapalıçarşıda altın üzerine mine işleyebilen ustalardan tek kendi kalmıştı. Gün olur işim düşer diye kartvizitini almıştım.

Bir süre sonra eşimin altın bileziğinin tamirini bahane ederek uğradım, Artin Usta'ya. Kapalıçarşının derinlerinde iç içe iki odadan oluşan kuyumcu dükkanında çalışıyordu. Küçük hayvan figürlerinin üzerine renkli mineler döküp hayat veriyordu, altina. Beni görünce tanımakta zorlanmadı, çay söyledi. Eşimin kırık bileziği için geldiğimden söz ettim. Bileziği alıp çalışma masasına koydu. Yaptığı mineli ürünleri gösterip;
- Artık pek alıcısı kalmadı bunların. Talep de yok. Varsa yoksa fantezi altın.
- Ne özelligi var bu minelerin?
Üzeri yeşil kırmızı mine ile kaplı altın fil figürünü eline alıp;
- Eskiden yeni doğan çocuklara takılırdı bunlar. Fil gibi uzun ömürlü, güçlü veya kuş gibi özgür, yunus balığı gibi sevecen
olsun diye dilek dilenirdi.
- Nasıl oldu da unuttuk bunları?
- Aslında unutmadık, yine yeni doğanlara altın takılıyor ama millet geçim derdine düştü. Doğum yapan ailenin paraya ihtiyacı
olduğunu düşünüp cumhuriyet altını takıyorlar. Bizim mineli ürünlere talep kalmadı artık.
Daha sonra altının elementlerin en asili ve safı olduğundan, oksitlenip kararmadığından, üzerine bir şey giydirmenin kolay
olmadığından söz etti.
- Altın, asildir. Aristokrattır. Her şeyi kabul etmez üzerine. Bir tek mineyi tutar üstünde. Mine de bilir kimi süslediğini, mütevazıdır.
- Mine ustası da kalmadı artık demiştin.
- Evet kalmadı. Minecilik de bu çarşıda benimle son bulacak gibi görünüyor.
Çocuklarını sordum. Bir oğlu ve bir kızı olduğunu, üniversite bitirip yurtdışına gittiklerinden, daha da geri dönmediklerinden söz etti.
- Neden tutamadın çocuklarını buralarda?
- Bir özgürlüktür tutturdular. Özgür olmak, özgür yaşamak, mutlulugu özgürlükte aramak için başka ülkelere gittiler.
- Bulabildiler mi, aradıklarını?
- Bilmem, bence hala arıyorlar. Onlara önce kendimi sonra ağaçları örnek gösterdim. "Ağaçlar özgür değildir ama mutsuz ağaç da yoktur, mutluluğu kendinizde arayın" dedim ama dinletemedim.
- Simdi neredeler?
- Amerika'da yaşıyorlar ve galiba hala arıyorlar.
Bu arada ikinci çaylar gelmişti. Artin Usta'nın da konuşup dertleşesi varmış anlaşılan.
"Ama çocukların hepsi okumuş, üniversite bitirip kendilerine Amerika'da yer edinmişler. Yani hepsi adam olmuş işte. Bence üzülmene gerek yok" diyecek oldum. Yüzünü ekşitti;
- Bizimkiler adam oldular, çiçek olup açtılar ama "aksam sefasına" benzediler.
- Ne özelliği var akşam sefasının?
- Bilirsin, akşam sefası gündüz kapalı durur gece olunca açar. Kimseye göstermez güzelliğini. Dahası arılar ve böcekler gece
yuvalarına çekildiği için onlara da tattırmaz özünü, balını.
- Eeee..
- Yani bizimkiler iyi eğitildi, iyi okudular da kendilerinden başka kimseye faydaları yok. Bırak doğduğu toprağı, yaşadıkları
topluma bile faydaları yok. Hatta, böyle bir kaygıları da yok. Dedim ya, akşam sefasına benzediler işte.
Bir süre sustu. Eşimin bileziğinin kırık yeri ile ilgileniyormuş gibi yaptı. Gözlerini benden kaçırarak;
- Rahmetli eşim de çocuklar uzakta diye üzülür "çocukların sırtını kaşımak gerekirdi, zamanında biz bunların sırtını yeterince
kaşımadık" diye söylenir dururdu.
- Nasıl yani?
- Bilirsin sırtın kaşındığında kaşıttıracak birini bulana kadar ne yapsan nafiledir. Yani sırtını kaşıttıracak kadar samimi olduğu birilerine her zaman muhtaçtır, insanoğlu. Günümüz insanı bencilleşti sanki. Birilerine muhtaç olmaktansa sırt kaşıntısına katlanmayı, unutmayı tercih ediyorlar.
- Eeee.
- Sırtını kaşıttıracak samimiyette birileri yoksa çevrende, dahasi sırtın kaşınmayı bile unuttuysa sen de özgür olmak için yalnızlığı seçenlerden, akşam sefasına benzeyenlerdensin, bence.
Bileziği tamir için bıraktım. Çay için teşekkür edip izin istedim, Artin Usta'dan. Kapalıçarşı her günkü kalabalığı ve keşmekeşi ile akıyordu.
Yürüdükçe sırtım kaşınmaya başlamıştı ve sırtımın kaşındığını hissetmek hiç bu kadar mutluluk vermemişti.
Dr. Mehmet UHRİ

HAYAL GIBI