« Önceki | Sonraki »

5/11/2009

Günlüğümden -2. Bölüm


20.Ekim.2008

Günlüğümden -2007 Eylül- Kahvaltı ve fasıl (İlk bölüm linki)

Önceki yazımda söz etmiştim birbirimizin yanında rahat davrandığımızdan..Her ikimiz de birbirimizin evinde mutfağa girer, servise, bulaşığa gerektiğinde el atabiliriz ya da bir şeyleri birlikte hazırlayabiliriz.
Bu bir artı özellik belki çünkü herkes yapamaz, bir başkasının evinde mutfağa girmeyi asla yapamayacağı şeyler arasında sıralayan arkadaşlarım da olmuştur.
Oysa, o sırada her ikimizin de sürekli evde bulunan birer yardımcımız olmasına rağmen teklifsizliğimiz rahat görüşebilmemizi de sağlıyordu belki de... Ha deyince: Hadi, gelir misin?..Bugün hava çok güzel, bu güzelliği paylaşmak isterim seninle.. diyebiliyorduk.
Hangimiz aynı dili konuştuğunu düşündüğü insanlara uzak kalabiliriz ki? Hele bu devirde, samimiyetin tarihte arandığı günümüz şartlarında aynı duygularla, doğal haliyle davranabilmek, anlayabilmek, anlaşılabilmek, bu duyguları yaşayabilmek bayağı lüks gibi gelmiyor mu size de?
Aynı arkadaşımla geçirdiğim bir başka günü de şu şekilde aktarmışım bir başka yazımda:
Dün, işlerimi halledip tam yürüyüşe çıkacaktım ki, çok sevdiğim bir arkadaşım arayıp, bana gelmek istediğini söyledi. O da çalışıyor, sorumlulukları var, dolayısıyla çok sık görüşemiyoruz. Bir ân ne cevap vereceğim konusunda tereddüt yaşadıktan sonra, yürüyüşe çıkmak üzere olduğumu, mümkünse 2 saat sonra gelmesini ama mutlaka kendisini beklediğimi, görmek istediğimi söyledim.
Yürüyüşü nasıl özlemişim.Kulağımda sevdiğim müzik parçaları yol arkadaşlığı eder genelde bu sırada..Dertsiz, kaprissiz ve neşe verici arkadaşlardır onlar, siz istediğiniz sürece sizinledirler, türünü siz belirlersiniz, istediğiniz anda sizinle olmaya hazırdırlar, vs.. Özgürlük, enginlik duygusu hissediyorum yürürken, biliyor musunuz?
Eğer doğa ise yürüyüş mekânı olarak seçtiğim yer, gökyüzünü, ağaçları çiçekleri.. yolumdaki her şeyi hissetmeye çalışırım, ara ara yoğunlaştırırım dikkatimi..
Yok, deniz kıyısındaysam da, kayalıklarda sekmek gelir içimden, martılarla söyleşmek.. Kimi zaman, mehtap, tüm ihtişâmıyla denize yansırken, büyülenirim lâcivert sularda oynaşan ışıklardan..
Resimler çekip, bilgisayarıma aktarırım, hattâ kameraya alırım, sonra da aynı keyfi yineleyebilmek amacıyla..
Neyse, yürüyüş sonrası eve döndüm, arkadaşımla da eve yakın bir mesafede karşılaştık, birlikte eve adım atmış olduk.
Ne bulunmaz ev sahibesiyim, değil mi? Birlikte mutfağa girip, pratik bir şeyler hazırladık..
Övünmek gibi olmasın ama ikimiz de oldukça pratik ve becerikli denilecek tiplerdeniz..
Sonrası, güzel bir çay, sohbet faslı.. Ayrıca kenarda beni bekleyen kanunumu da iki akşamdır elime alıyorum, yine nostaljik nağmelere dokunmaya çalıştım, biraz saz, şarkı, biraz söz..Hoş oldu kısacası..
Ah, bunu yazarken kanun virtüözü olduğumu düşünmesin kimse,sadece dinlenilebilirim, müzik yeteneğim ve birikimim 'sıradan' ın oldukça üstündedir. Çalışma eksik ama, saz da emek istiyor her güzel şey gibi..
Aklımda çok fazla eser kayıtlıdır, nota olmaksızın da bu eserleri çıkarabilirim, tabii bunun için de vakit ayırmam gerekiyor. Bir de kanun hoca'm kulaktan değil de nota yoluyla gitmemi istemiştir hep.. Şiir gibi bir saz, çok seviyor ve iyi yorumlayıcı olmayı epeyce istiyorum..
Gelişmeler bu yönde..Yazım hayatıma da ara verdiğim yerden devam etmiş oldum böylece..

.....
demişim bir geçmiş yazımda...


21.Ekim.2008

Yok, bir kerede yazamıyorum işte..Bilgisayara oturunca bir geziniyorum önce, bir bakıyorum ki dalıp, sürüklenmişim bir eski resme, bir yazıya, bir maile...
Zaten uzun uzadıya oturamıyorum.Dün- bugün içiçe geçmiş oluyor böylece..Dünü yazarken günü yaşıyor, ekliyorum.Yazının devamı biraz uzun, belki akşama ekleyebilirim.Dışarıda işlerim var.
Dün okurken etkilendiğim yazılardan birisini aşağıya alıntılamayı da ihmal etmeyeyim.
Hangimiz Yalnız Değiliz ki?

Peyami Safa' nın eserlerini hatırladım. 'Yalnızız' ve '9. Hariciye Koğuşu' ... onlarda da böylesi içime işleyen bir hüzün kokusu hissetmişimdir çok daha genç yaşlarda, hüzünle bu kadar ahbap olmadan okumuş olmama rağmen...
İnsan yaşadıkça çok şeyler duyumsuyor, hani:
'Kim tattı, o bildi.' misâli...Gören, koklayan değil, tadan biliyor.Ateş, düştüğü yeri yakıyor.Yakınlığına göre, çevresindekileri de ısıtıyor ancak!...
Dün düzenlemeye giriştim yine..Anılar, kitaplar, resimler... Onca işin arasında, vakit geceyarısını çoktan geçmişken, bir de kitap geçmesin mi elime..Hadii..İki kitap okudum bu arada da bir pasajı aktarayım:
"Anladım ki; Allah (c.c.) insanların birbirinden ayrı değil, tek vücut halinde yaşamalarını
istediğinden, her birine kendi ihtiyaçlarını değil; hepsi için gerekli olan şeyleri ilham ediyor. Anladım ki, insanlar kendilerini düşünerek yaşıyor gibi görünse de, gerçekte onları yaşatan tek şey sevgidir.Kim severse, Allah' a yaklaşır; Allah da ona yaklaşır. Çünkü O sevgiyi yaratandır!
Tolstoy, “İnsan Ne İle Yaşar” adlı eserinden...


Neyse ben yine izin isteyeyim, vakit daralıyor, çıkmam gerek...

Sevgilerle... Hatice


...sürecek.....

15/10/2009

Şair...


15.10.2009
Yazmak... Çok kez zevkli, ihtiyaç kimi kez...Bir de elim klavyeye varabilse!... :)
Ruhumun yetişmesini beklemeksizin koşuştururken, tarih oluveriyor yaşanmışlıklar.
Kameramda poz olarak kalabiliyorlar en iyi ihtimalle.
Bir vapur güvertesinden görüntülenmiş raksedercesine kıvrak hareketlerle seyreden onlarca balık...
Bulut kümeleri, Boğaz'dan bir kare, bakışlarımı esir alan martılar, geçmişi hatırlattığından ne düşüneceğimi bilemeden, duygularımı çözümleyemeden, öylesine dalıp gittiğim kasımpatılar...
Az önce küçük kızımla konuşuyorduk. Bir şiirden söz etti, okumamı isteyerek; okudum.

BİR ADIN KALMALI

bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet

sen say ki
ben hiç ağlamadım
hiç ateşe tutmadım yüreğimi
geceleri, koynuma almadım ihaneti
ve say ki
bütün şiirler gözlerini
bütün şarkılar saçlarını söylemedi
hele nihavent
hele buselik hiç geçmedi fikrimden
ve hiç gitmedi
bir topak kan gibi adın
içimin nehirlerinden
evet yangın
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
evet kaybetmenin o zehirli buğusu
evet nisyan
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
bu sevda biraz nadan
biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam

dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
sen say ki
yerin dibine geçti
geçmeyesi sevdam
ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı
yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır
gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
Kaybetmek için erken, sevmek için çok geç

Ahmet Hamdi Tanpınar

'Nasıl?' diye soruyor. 'Nasıl bu kadar güzel okuyabiliyorsun ilk kez okuduğun, üzerinde çalışmadığın bir şiiri?'
O da Allah vergisi aslında, çok çaba sarfetmem gerekmedi. Böyleydim hep. :)

Bu akşam bir arkadaşımın önerisi ile şair Bekir Sıtkı Erdoğan' ı aradım.Normalde birinin telefon numarası bir başka kimseye verilecekse, öncelikle numaranın sahibinden izin alınmalıdır diye düşündüğümden tedirginlik yaşadım ve bunu dile getirdim de...
Arkadaşımsa hoşgörüyle karşılayacağından öylesine emindi ki, aradım.
Durumu açıklamaya çalışıp, kendimi tanıttıktan sonra, görüşmeye müsait durumda olup- olmadığını sordum.
Edebiyat ve musikî ilgimden, hayranı olduğum şiirlerine; samimi bir havada gelişti konuşma...
Hancı, Karagözlüm efkârlanma (ibibikler..), Marya...

Geri dönüşler yaşıyorum yine. Bir arkadaşımın hatıra defterinden okumuştum lise yıllarımdayken 'Marya' adlı şiirini.

Hancı, buram buram bir gurbet türküsüyle titretirdi yüreğimi...

....
'Garibim, her taraf bana yabancı,
Dertliyim çekinme, doldur be hancı!
İlk önce kımıldar hafif bir sancı,
Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş...'

.....

Güzellikler bâki kalsınlar dileğinde bulunduk birlikte.. Yozlaştırılmasından duyduğumuz üzüntüyü dillendirdik.

Nerede oturduğumu sordu. Söyledim. Anadolu yakasında, Erenköy' deymiş kendileri.
Dâvet etti, eşinin de misafiri çok sevdiğinden söz ederek...
'Zevkle... Onur duyarım!' diye cevapladım. Bakalım ne zamana denk düşer? :)

Bu kubbede bir 'Hoş sâdâ' olarak kalsın istedim paylaşmaya çalışırken.
Tüm dostlara içten sevgiler...

Hatice

13/10/2009

İyi ki doğdun Seda :))




Seda, benim ufaklık :) 16 yaşında kendileri...
Hepimize hayırlı evlatlar yetiştirebilmek nasip olsun, henüz evlenmemiş ya da çocuk sahibi olmamış olan arkadaşlarımıza da dilerim, bu vesileyle...
Lise 3. sınıf öğrencisi. Hakkında yazmayacağım, belki bir gün anlatırım ondan bir şeyler...
Haftanın 6 günü yüzme, iki günü Anadolu yakasında program, annem, oğlum, kızlarım...
Yetişemiyorum, kolay teslim bayrağı çekmem ama, beni hoş görün.Ancak yazdıklarınızı okuyabiliyorum.
Çok sevgiler herbirinize, ayrı ayrı...
Hatice/Hayat

http://hayateylul.blogspot.com/2008/09/burlar-anlar.html


!2-13 yaşındayken yazmış olduğu hikâyeyi, blogumda ilk kez yayınlıyorum, virgülüne dokunmadan...
Yazan: Betül Seda ....

!2-13 yaşındayken yazmış olduğu hikâyeyi, blogumda ilk kez yayınlıyorum, virgülüne dokunmadan...
Yazan: Betül Seda ....

---Aloisa! Çabuk buraya gel!

Kulaklıklarını son anda kulaklarından atıp bu sözleri duyabilmiş olan Aloisa, ağır ağır yatağından doğruldu. Annesini bağırttıktan sonra hiçbir şeyi ağırdan almaması, hatta o son kelimesini söylediği anda orada olması gerektiğini 14 yıl onunla yaşayarak öğrenmiş olmasına rağmen bu sefer umursamıyordu. Bu sefer ve bundan sonraki seferler umursamayacaktı. Ne bu evde, ne de çevresinde onu ilgilendiren bir şey yoktu.

Acı vericiydi, çevresindeki kimse kendisini anlamıyordu, "en yakın arkadaşım" dediği arkadaşları bile onu anlıyormuş gibi davranıyordu-ya da anladıklarını düşünüyorlardı- ama ne olduğu hakkında en ufak bir fikirlerinin bile olmadığı gözlerinin içinden okunuyordu. Gözlerinin içini okuyamadığı hâlde onu anlayabildiğini bildiği tek arkadaşı Shannon'u görmek istemişti çok kez, insanların "koşullar" adı altında topladığı saçmasapan engeller bütünü olmasaydı görecekti belki de, ama o daha küçüktü. Kendi başına şehirlerarası yolculuk yapamayacak kadar, kendi başına çıkıp bir tur atamayacak kadar, kendi başına kararlarını veremeyecek kadar, kendi başına ölüm kararını alamayacak kadar… Düşündükçe içi fokurduyordu, Shannon'la tanıştığı yerdeki –yani internetteki- herkesin yalan olduğunu söyleyen ablasından, sürekli kavga eden ebeveynlerinden ve hiçbir şey yapamayacağını bildiği için kendinden nefret ediyordu. Buradan kurtulacaktı, belki de kurtulamayacaktı, belki kurtulamayacağını bir gün anlayacaktı ama şimdilik buradan kurtulacağına inanmak daha doğru geliyordu.

Düşünceler hızla kafasından geçerken annesi çağırdığında durdurmaya çalıştığı gözyaşlarının yine son hızla gelmeye başladığını farketti. Artık anormal gelmiyordu. Birden gözyaşlarına boğuluyordu ya da çılgınca ağlama isteği doğuyordu. Etrafındakiler bunu da anlamıyordu, hoş kendisi de anlamıyordu ya, yine de bunun nasıl bir his olduğunu kendisinden başka sadece Shannon biliyordu. Yine bir öfke seline kapılmak üzereyken bir ses onu düşüncelerinden –en azından bir süreliğine- koparttı.

---ALOISA!

Yatağından kalkıp terliklerini giyinmeye çalıştı, dengesini bulamayıp şiddetle yatağına düştü. Yattığı için dağılmış olan saçlarını geriye attı ve gözlerini ovuşturarak yarı-karanlık odasında doğru düzgün görmek için çabaladı. Daha akşam olmamıştı, annesi onu akşam yemeğine çağırıyor olamazdı. Bunun dışında bir şey için onu çağırmazdı... Tabii bir şey istemiyorsa. Hıçkırdı, gözlerini sildi.

---Y..ne..-sesi çıkmıyordu, boğazını temizleyip tekrar denedi- Yine ne var?

Dedi bezgin bir sesle, annesi ve onun saçmalıklarından bıkmıştı. Aşağıya inince ne gibi bir muamele göreceği umrunda bile değildi. Evet, hiçbir şeyi umursamamak en kolayıydı, ruhunun aldığı darbelerden korunabilmesi için en kolayı.

—Aşağıya gel.

Sinirliydi bunu söyleyen ses, o yine aldırmadı. Her zaman sinirliydi, en tatlı hâlinin altında bile ince bir kinaye yatardı. Evet, ablasıydı o. Gözyaşlarına ve sinirine hâkim olmaya çalışarak zar zor ayağa kalkabildi ve yavaşça merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Midesi korkunç derecede bulanıyordu ve ciddi bir konuşma kaldırabilecek durumda değildi. Aşağı indi, koridoru aştı ve mutfağa geçti. Oradalardı ve her zamanki gibi oldukça ciddilerdi. Bir an içinden "Hey, c'mon! Biraz gülümseyin!" demek geçti-bu saçma düşünceyi kafasından geçtiği an sildi. Emindi ki ailesi yine tamamen saçma bir tarafından alıp, "c'mon" demesini yabancı özentiliğine yoracaktı ve bu onun hiç istemediği şeyler listesinde başta gelenlerdendi. Annesi eliyle oturmasını işaret etti. Söze ablası başladı.

---İki saattir sana sesleniyoruz, yukarıda ne halt yiyorsun yine öyle? Doğumgününde neden şuna mp3 çalar aldın anlamıyorum anne, bir saniye olsun kulaklarından çıkarttığı yok!

Devam edecekmiş gibi gözüküyordu fakat annesinin bakışlarını görünce sustu. İkisinin bakışmalarından söyleyecekleri şeylerden kendilerinin de pek memnun olmadığını görebiliyordu. Ablasının gözlerine dikkatli baktı, altlarında torbalar mı oluşmuştu? İçeri girdiğinden beri ilk defa meraklanmıştı. Annesi rahatsız bir gülümsemeyle –ki bu şimdiye kadar hiç görmediği bir şeydi- ona bakıyordu. Sabırsızlandığını belirtircesine kaşlarını kaldırıp ayağıyla yerde ritim tutmaya başladı. Annesi ağzını açtı, herhangi bir şey söyleyemedi.

Vay canına, cidden önemli bir şey olmalı…

Diye geçirdi içinden Aloisa, annesinin daha önce bir şeyi ona söylemekten sakındığını hiç görmemişti-ağabeyinin ölümü dışında. Düşününce gözleri büyüdü, bu gerçekten de kötü bir haber olmalıydı. Sonunda annesi umursamaz bir sesle söyledi.

---Boşanıyoruz. Babanla ben. Davayı açtık.

'Üç cümle,' diye geçirecekti daha sonra içinden Aloisa, 'yalnızca üç cümle her şeyi değiştirdi. Benim için olmayan her şeyi.' Şimdiyse düşünme yetisini kısa süreliğine kaybetmiş gibiydi. Bayılmayacaktı ya da ona benzer herhangi bir şey olmayacaktı. Bunu zaten bekliyordu. Sadece söylendiği an düşünceleriyle uyuşmuyordu. O zamanlarda daha büyük ve daha güçlü bir Aloisa olacağını düşünüyordu. İçi burkuldu, ne kadar da aptaldı! Hiçbir zaman daha büyük ve daha güçlü olmamıştı ve olmayacaktı. Artık hayallerin gerçekleşmediğini anlayabiliyordu. Artık birçok şeyi anlayabiliyordu. Gözlerine yaşların dolmaması için uğraştı, ağzını açarsa yaşlar boşanacaktı. Yutkundu ve gözyaşlarını geriye itti. Annesi daha fazla duramayacak gibi görünüyordu. Mutfaktan çıktı, bir saniye sonra merdivenlerden yukarı çıktığını belirten sesler geldi. Aloisa parmaklarına bakıyordu. Kendini bildi bileli sol tarafında hafif bir şişkinlik olan serçe parmağına, hep uzun olmasını dilediği parmaklarına. Ablası sessizce oturuyordu. Salondan bir anahtarın şıkırtıları geldi.

Babam evde.

Diye geçirdi içinden. Az sonra ev kapısının üzerindeki saçmasapan süsün şıkırdamasıyla kapının açıldığını anladı. Babası gidiyordu. Terkediyordu. Lanet olasıca gözyaşları gözlerini sulandırdı. Mutfak masasına bir damla düştü. Ablası ona baktı, baktı… Sonunda bir şey söyleyecek gibi olmuştu.

---Yatıştırıcı sandığın sözlerine ihtiyacım yok.

Dedi boğuk bir sesle ve yavaşça ayağa kalkıp -başı şimdi daha da fazla dönüyordu- mutfağı terketti. Olabildiğince sessiz bir şekilde merdivenleri çıktı. Annesinin odasının ışığı yanıyordu. Onun ne yapmakta olduğunu merak etti Aloisa, acaba ağlıyor olabilir miydi? İçinde dev bir yaratığın kıpırdanması derecesinde bir acıma duygusu uyandı, öfkesi hemen acıma duygusunu yok etmeye girişti. Başarılı olmuştu da. Yavaşça odasına girdi, kapısını kilitledi ve yatağına yattı. Bir süre hareketsiz durdu, beyni bomboştu. Şarkılar yankılanıyordu, sadece şarkılar yankılanıyordu. Yastığının sırılsıklam olmuş yüzü ensesini soğutuyordu ama bunun verdiği rahatsızlığı duyamayacak kadar hissizleşmişti. Hislerinin geri gelmesini de istemiyordu. Orada yatarken bedeninden kopmak, daha fazla yaşamamak, bu acıyı daha fazla iliklerinde hissetmemekti tek istediği…

Ani bir hareketle yatağından kalktı, mp3 çalarını yatağının üstünden alıp komodininin üzerine koydu. Yatağı bazalıydı, ilk başta bunun gereksiz olduğunu düşünmüştü ama evi gereksiz ıvırzıvırlarla dolduran annesi burayı da tıkabasa doldurmuştu ve günlüğünü saklamak için ideal bir yerdi. Bazayı açmak için kolu tuttu, yukarı doğru çekmek için uğraştı ama kolları boşalmıştı. Ağlaması daha da şiddetlendi. Öfkesi yine devreye girmişti, kolu şiddetle çekti. İtiraz eden bir gıcırtıyla yukarı kalktı yatağı tutan tahtalar. Dizlerinin üzerine çöktü ve diplere sakladığı günlüğünü aramaya başladı. Az sonra buldu, yatağını aşağı indirdi. Günlüğü ve mp3 çalarını alıp çalışma masasının başına geçti. Kulaklıkları taktı ve en son kaldığı parçayı başlattı-hep ilk ve hep son olan şarkı, Rette Mich'ti bu. Günlüğünün kilidini titreyen elleriyle açmaya çalıştı, beceremeyince anahtarları masanın üstüne attı ve masaya kapanıp ağlamaya başladı. Kimseyi, hiçbir şeyi umursamamak için o kadar uğraşmıştı ki! Tüm uğraşları birden bire sıfırlanmıştı, çabaları sonuçsuzdu. Her yol, mutlak bir mutsuzlukla sonuçlanıyordu.

Mantığı, öfkeyle yaptığı savaşta hâkimiyeti kazanmaya başlamıştı. Kafasını kaldırdı, içini çekip günlüğünün kilidini açtı. Günlüğü kutusundan çıkarttı. Babasının on ikinci yaş gününde ona verdiği hediyeydi bu. Rastgele bir sayfayı açtı. Altı ay öncesinin tarihini atmıştı.

"...şu an yine kavga ediyorlar. Seslerini duyabiliyorum. Annem yine bir şeyleri kırıp geçiriyor. Sanırım buna alışıyorum artık. Yani, mutlu aile tablosunu aramayı bıraktım. Mutlu aile denilen şeyi göremeyeceğim, görmeye de ihtiyaç duymuyorum. İntihar etmeyi de düşünmüyorum artık. Abimin ölümünden sonra çok şey değişti. Dünyanın intihar edilmeye değmeyecek bir yer olduğunu anladım. Hayatınsa kendine acı çektirmeyecek kadar kısa olduğunu. Onlar kavga etsinler. Kavga etsinler ama benden kulaklıklarımı kulağımdan çıkarmamı istemesinler. Bunu isteme nedenlerini anlayamıyorum zaten, birbirlerine bağırmaktan benim yaptığım ya da dediğim hiçbir şeyle meşgul olmuyorlar…

Her neyse, dediğim gibi, bu üzüntüden kurtulmanın herhangi bir yolu yok. Onunla yaşamayı öğrenmem gerekiyor. Okul, aile, dersler, ödevler, hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Sorumluluğum olduğunu söyledikleri hiçbir şey beni ilgilendirmiyor. Bunu anlamıyorlar. Anlamayacaklar. Bunları yapmak zorunda kalacağım her zaman, her zaman. Bıksam da, her zaman gözyaşlarımı içime akıtmaya çalışmaktan yorulmuş olsam da umurlarında değil. Keşke benim de umurumda olmasaydı. Keşke benim de normal bir hayatım olsaydı. Keşke ben de arkadaşlarımınki kadar sorunsuz bir hayata sahip olabilseydim.

Keşke ben de sadece saçımın modeli ve kıyafetlerimin uyumunu dert edebilseydim."

İçinde bir şeyler büyüyordu. Sayfaları çevirdi. Diğer birçok sayfa gibi yazıların dağılmış olduğu bir sayfa buldu. 3 hafta önce yazmıştı.

"Beni çok fazla kırdılar. Hayat, arkadaşlarım, ailem ve çevremdeki diğer herkes beni kırdı. Taşıyamayacağım kadar yük yüklediler. Önceki sayfaları karıştırıyorum da…değişen bir şeyler var. Bu günlüğe ilk yazdığım zamanlar umutluymuşum. Şimdiyse hayattan bezdim. İntihar etmeyeceğim, hayır… Hiçbir zaman aklımdan geçirmediğim ve hiçbir zaman aklımdan geçirmeyeceğim bir şey bu. Saçma bir şey. Çevremdeki herkesin canı cehenneme. Artık onları umursamak istemiyorum. Artık kimse için ağlamak ya da kırılmak istemiyorum. Annemle babamın kavgalarını, ablamın ders konusunda baskılarını, sınıftaki salakların benimle dalga geçmesini, hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi umursamayacağım. Sanırım yaşamamın tek yolu bu. Bir gün olsun ağlamadan yaşamamın.

Az önce ablam odaya girdi ve yorganı kafama örttüm. Uyuyakaldığımı düşünmüş olmalı. Acaba bir gün uyusam ve bir daha uyanmasam üzülürler miydi? Yoksa tüm üzüntüleri yalanmış gibi mi gelirdi benim gibi insanlara, abimin ölümünde olduğu gibi? Aloisa'nın –varlığını unuttukları bireyin- yokluğunu hissederler miydi?

Muhakkak ki hissederlerdi. Sürekli bilmedikleri nedenlerden dolayı ağlayan bir kızın yokluğunu hisseder, yokluğuna sevinirlerdi. Belki bir süre üzülmüş numarası yapar, sonra da 'kaderde varmış' deyip umursamazlıklarını boyun eğmişlikle maskelemeye çalışırlardı. Bilmiyorlar ki bu maske, insanların gözüne o kadar yapmacık gözükürdü ki…

Onların gözünde yoksam onlar da benim gözümde olmamalı. Bunun için uğraşacağım. Bunun için gerçekten uğraşacağım. Belki huzur denilen kavrama ulaşırım… Ona ulaştığımı düşünüp mutlu olurum belki de… Her nasıl olursa olsun, artık umursamayacağım."

Üç haftadan beri yazmıyordu. Üç haftadır ruh gibi geziniyordu, beden olarak okulda ve evdeydi, ama ruhu uzaklarda bir yerdeydi. Bilmediği bir yerlerde. Geri gelmesini istemiyordu. Ruhu uzaktayken de acıyı hissedebiliyordu ama yakındayken duyduğu acının yanında hiçbir şeydi bu. Fakat ruhu geri gelmişti.

Sayfayı çevirdi, kalemlikten kalemini aldı ve yazmaya başladı.

"Boşanıyorlar. Sonunda onların o saçmasapan bağırtılarını duymayacağım. Annem bir şeyleri kırıp döktüğünde, kırılan şeylerin sesleri kalbime batmayacak. Kalbime battığı için kendimi de suçlamayacağım. Umursamamazlık konusunda aldığım kararı bir türlü uygulayamadığım için kendime kızmayacağım.

'Boşanıyoruz. Babanla ben. Davayı açtık.' dedi annem.

Üç cümle. Yalnızca üç cümle her şeyi değiştirdi. Benim için olmayan her şeyi.

Boşanmaları beni üzmüyor aslında, daha derinlerde bilmediğim bir neden var. Belki hiçbir zaman tam mutlu olamadığım için içten içe isyan ediyorumdur hayatıma. Belki sevmediğim diğer kızların hayatlarına imrendiğim için nefret ediyorumdur kendimden. Belki beni bunları yazmaya zorladıkları için ailemden nefret ediyorumdur, kim bilir? Nedeni önemli değil, sonuç önemli.

Hiçbir şeyi umursamama kararımı aldığım zaman ruhumun uzaklarda bir yere gittiğini düşünüyordum. Gerçekten de gitmişti.

Sanırım geri geldi."

Daha fazla yazamayacaktı. Kalemi bıraktı. Günlüğü kaldırmaya davrandı ancak durdu. Umrunda mıydı artık insanlardan kendini gizlemek? Kimseden herhangi bir gizlisi, bir saklısı var mıydı? Onu bu hâle getirenlerin kendilerini suçlu hissetmesi gerekmiyor muydu? Çevresinin kendisiyle alay etmesinden mi korkuyordu?

Aklına Shannon geldi birden. Cep telefonunu aldı ve "Mesaj Oluştur"a bastı. On üç karakter yazdı ve mesajı Shannon'a attı.

"Boşanıyorlar."

Önceki zamanlarda olduğu gibi onu anlayacaktı Shannon, tek kelime onun için de her şeyi ifade etmek için yeterliydi. Onun da annesi ve babası boşanmıştı. Boşanmasalar bile anlardı. Shannon onu her zaman anlardı. Yatağına uzandı. Rette Mich tekrar tekrar çalıyordu. Uyuyup bir daha uyanmamayı diledi. O kadar yorgun hissediyordu ki…

************

O sabah da uyandı çalar saatinin sesine. Okulu vardı, ödevlerini yapmamıştı. Annesi ona kızacaktı. Ablası daha fazla kızacaktı. Telefonuna baktı, Shannon'dan mesaj vardı.

"Seni bu sefer ve bundan sonraki seferler avutamayacağım Aloisa. Biliyorum bunu yapmamı hiçbir zaman istemedin. Dayanamadığımı biliyordun. Yine de dayanmamı istiyordun, benden beklemiyordun, bu gücün bana verilmesini istiyordun. Dayanmamı istedin, dayanmaya zorlamadın. Bunun için minnettarım ve sana büyük bir özür borcum var…çünkü savaşı bırakıyorum. Kendine iyi bak, gerçek dostum."

Biliyordu, bunun olacağını biliyordu Aloisa. Yine de inanmak istememişti. Telefonunu yavaşça yere bıraktı. Bu sabah okula hazırlanmayacaktı. Gitmeyecekti. Bu sabah hazırlanıp evden çıkacak ve yürüyecekti. Başka ne yapabileceğini bilmiyordu. Hazırlandı ve çıktı.

Geri dönmedi.

***

Şükürler olsun ki olağanüstü güzel üç evlâdımız var, iki cihanda güzel olmaları dileğiyle...

Sevgiler...

Hayat/Hatice

11/10/2009

Günlüğümden...4



İlk Üç Bölüm Linkleri



22.Ekim.2008 İstanbul

Birbiriyle bağlantılı iki yazı, kahvaltı sonrası kanununu alıp gelse.. dediğimiz arkadaşımız E... den de kısaca söz eden..Yeri geldikçe tanıyacaksınız onu da sanırım.. : )
Bunlar değil aslında yazmak istediklerim, yine ödevimi : )) yapamadım, hazır yazılarımı yayınlıyorum, bu arada konu genişlerken dağılıyor da, hem iyi hem iyi olmayan yanları var yani...
E.... , üçlü fasıl grubumuzun aslarından.. İyi ud ve kanun çalar, çok yönlüdür.
Yengeç burcu, oldukça duygusal ama aynı zamanda prensip sahibi, programlı bir insan..İyi ev sahibesi..
Müzik konusunda çok fazlaca ortak yönümüz var, bayağı benzeşir zevklerimiz.
Herkesle de paylaşmam zaten, aynı dili konuşmasını tercih ederim ya da yalnız dinlemeyi seçerim. Tercihlere saygı duymalı değil mi, herkesin aynı şeyleri hissetmesini bekleyemeyiz. : )
K... hanım ve E... ile, E...' nin davetlisi olduğumuz, mum ışığıyla (çeşit çeşit) aydınlatılmış bir ortamda müzik dinleyip çay sohbetinde bulunduğumuz bir akşam var unutamadıklarımın arasında.. o akşamın tadı da damağımızda kalmıştır hepimizin...

Bu akşam da Can dostumla konuştum belki bir saat, o bıraktı ben aradım.Öylesine tatlı bir sohbetti ki, hâlâ uçuyorum, tebessüm eksilmiyor yüzümden durduk yerde bile, şükür...
Çok eğlenceliydi ama yaaa...
Yazmam gerek unutmadan, bakalım yayınlamaya ne zaman sıra gelir.
Tadı kaçıyor böyle gecikince.. : (
Sevgimle... Hayat
***
Güne Dair... 27.Mayıs.07/Pazar
Boş kaldıkça okuyorum, öyle zamanlarım oluyor ki tek kelime okumak da yazmak da istemiyorum.
Çelişki gibi mi görünüyor, sanırım evet.. işin aslı şu ki pozitif enerjimi yenilemem gerekiyor.
Evet arkadaşlar, sonuçta ne kadar olumlu bakmaya çalışsam da ben de bu gezegendenim, kısaca sıradan biriyim, belki biraz ekstra özelliklerim var olabilir, belki yaşadıklarım ve gözlemlediklerimden, okuduklarımdan dersler çıkarmayı az- çok bilebilmişimdir o kadar..!
Çağımızın vebası mı desem bilemiyorum, insanları yıpratttığını gördüğüm bir dert: 'YALNIZLIK...!!!'
Hangi sorunun kaynağına inmeye kalksam karşıma çıkan baş sorumlulardan birisi, belki ilki..???
Teknoloji, rahat, konfor, daha iyi yaşam standartları, hırslarımız, bitmek bilmeyen arzularımız..daha..daha..
Sonuç:
Giderek bireyselleşen, yalnızlaşan, doğasıyla inatlaşıp ihanet eden ve bedelini de fazlasıyla ödemek zorunda kalan insanoğlu..SEVGİSİZLİK..İLGİSİZLİK..BİREYSELLİK..BÖLÜNME- DAĞILMA- PARÇALANMALAR..
İstekler mi, genelde aynı:
İNSANOĞLU, EN SON NOKTADA, GENELDE BAŞKA HIRSLARI, TUTKULARI ADINA VAZGEÇTİĞİ, ÖNEMSEMEDİĞİ AMA NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNU GÖRDÜĞÜ RUH VE BEDEN SAĞLIĞINI, HUZURUNU ARIYOR.
BU KEZ BEDELİ YÜKSEK OLUYOR AMA..
Aslında bunlar değildi yazmak istediklerim, en azından şu anda değildi.
Güzel bir gün geçirdim şükür..
Bunu paylaşmak istiyordum sizlerle, size de yansıması dileği ve ümidiyle bu olumlu duyguların..

Hem de sıcağı sıcağına, şu andaki duygusallığımla.
Şehir dışına çıktık sevdiğim arkadaşlarımla, dağlara..düşünürken bile gülümsüyorum.Paylaşmanın tadı ne muhteşem...
Şehirde sıcak, bunaltılı bir hava varken orada soba yakmamız, dağlarda yankılanan rüzgârın sesi, çiçekler.. göz alabildiğine yeşillik ve çiçekler...Dönüşte su aldığımız kaynak...belki sıradan, gündelik bir sohbet, ard niyetsiz paylaşma eşliğinde yapılan...
En hoş tarafı da plânlı- programlı olmaması, olayların gelişimine göre anlık bir kararla kendimizi yollarda bulmamız.
Dönüşte dayanamayıp çiçek topladık bir arkadaşla. İki araba ile gittik. Benim arabada üç kişiydik.Arabayı kenara çekip dışarı adım attığım andan itibaren her tarafı kaplamış olan yoğun, biraz baygın çiçek kokusu, yine çocuklaşan, çocuksulaşan ben, günü hatırlatan bir demet çiçek...Sizlere ulaşsın güzellikleri, yanınızda hissedin kokularını...
HER GÜN YENİ BİR BAŞLANGIÇTIR DERKEN..ÇOOKKK GÜZEL DİLEKLERİMLE, SEVGİLERİMLE...

P.tesi 27/ Mayıs / 07

'sevgili hayateylül, gönderdiğin linkteki yazıları okudum herzamanki gibi ibretlik ve güzeldi. sonrada arkadaşlarınla dağlara gittiğinden bahsetmiştin ya yanlış söylemiyosam, işte o zaman ne kadar çok senin yanında olmak istediğimi farkettim.
zamanı geri çevirebilmeyi çok isterdim ama böyle bi şansım yokki
neysse geleceğe, daha iyiye, daha zor ve güzele selam olsun diyorum.'
demiş sevgili benseno...
Sevindim aslında, niye biliyor musun canım, yalnızlık senin seçimin olabilir ama bunun bir nedeni var, önemli ve geçerli bir nedeni diye düşündüm ya da bana öyle geldi.
Ruhlarımız şu veya bu şekilde yaralı, onlara yaklaşacak olanların ehil eller olmalarını istiyoruz, yeni kan kayıpları değil isteğimiz, şifâ sunabilecek güvenilir eller, güvenimizi kazanabilecek yürekler...
Geçmiş yanlışlıkların, incinmişliklerin tedirginliğindeyiz, hani 'sütten ağzı yanan, yoğurdu üflermiş..' misâli.. böyle hissettim, bilmem yanılıyor muyum?
Zamanı geri sarman gerekmez canım, bir gün yolun, diğer arkadaşlarıma da sesleniyorum, yolunuz buralara düşerse, özel şöförünüz, rehberiniz, ev sahibeniz olmaktan zevk duyarım, isteğiniz dağlar olsun, NEDEN OLMASIN??
En çok üzüldüğüm şeyse çok şeyler yapmak istediğim halde gücümün sınırlı olması, tanıdığım insanları unutamıyorum, onların neşesi neşem, üzüntüleri üzüntüm oluyor, kendimi yetersiz hissediyorum.
Suçluluk duyuyorum neredeyse, bu da olmamalı aslında, fazla duygusal olmamdan kaynaklanıyor.

Telefon çaldı az önce..
-bugün akşama yakın bir arkadaşıma (E....) gitmiştim, misafirleri vardı, dâvet etmişti.-
Arkadaşım teşekkür ediyor, annesi ve halasını gidecekleri yere bırakmıştım dönüşte.
Halası da ne gün görmüş bir teyzemiz, en son onu bıraktım, kahve içmeye dâvet etti. Öylesine ısrarlı bir dâvetti ki kıramadım, kahve değil ama dedim, iki satırlık dost muhabbetine her zaman açığım. : )
Sevimli bir ev, içimde güzel duygular çağrıştıran sâde bir bahçe içerisinde..
En çok beni çeken de arabayı yaklaştırdığım anda onu karşılayan yaşça genç bir komşuları, akrabasını, yakınını karşılarmışcasına..
Dikkat ederim ben böyle şeylere, hoşuma gider.
Ben hemen hatırlayamadım ama kuaförde karşılaşmışız bir kere, unutmamış.
Bahçede oturduk az, kızı da geldi yanımıza. Kısa ama içten bir sohbet oldu.
Kadıncağız bana bir hediye vermek için çırpınıyor sanki, ne gereği var ama zerafet bu yâ, kültürümüzde bu var bizim.
Bahçe meraklısı olduğum biliniyor ya, işte şu çiçekten var mı bahçenizde fln. birkaç çiçeği işaret ederek sordu, sarmaşık gülleri, gala çiçeği ( Calla lâtincesi ) vs..Var olduğunu söyledim, arkadaşa güller götürmüştüm bahçeden, o çiçekler bahçenizden miydi diye sorup, çok güzel olduklarını filân söyledi. Yine de bir kök gala çiçeği aldım oradan.
Onları da dâvet ettim.Hoş duygularla ayrıldım oradan. Çok ilginç bir gündü, yazım çok uzun oldu, devamını günlüğüme yazmaya çalışacağım, dinlediğim hayat hikâyeleri çok etkileyiciydi çünkü, yanımda kayıt cihazım olsaydı o yaşanmışlıkları satır satır aktarmak isterdim doğrusu..
İşte bunları özlüyoruz arkadaşlar, ruhumuzdaki özlemler ancak güzel paylaşımlarla cevap buluyor, gideriliyor.
Ben de hoşlandığım şeyleri size aktarmak istedim, hâlâ 'HOŞ' olaylar ve insanlar tanımak, hikâyesini dinlemek bile keyif veriyor bana, umarım bu uzun yazıyla sizleri çok yorup, bunaltmamışımdır.
Herkese çok sevgiler, sağlıklı, huzurlu nice güzel günler dilerim.

**
Yoruldum, daha sâkin kafa ile yazmak isterim bugünkü anlatılanları, bir iki alıntı ile bitireyim günlüğüme yazdıklarımı şimdilik...
**
..dedim ve yazık ki o güzelim gün de anlatılamadan tarih oldu. Olayları yeniden anlattırmam lazım ama, zor... Çok ilginç hayat hikâyeleri paylaşılmıştı o gün, ibretlik derler ya hani...

10/10/2009

Geçmiş zaman olur ki... (Günlüğümden-3. Bölüm)


"Karanlığın en koyu halini yaşamadan sabah olmuyor".

İlk İki bölüm linkleri

Bahçeye geçiyoruz bu duygulu karşılama faslından sonra..Salıncaktaki yerimi alıyorum.Resimlerimin epeyce büyük bir bölümünü yanlış bir komutla silmiştim geçenlerde (kendi bilgisayarımdaki)
Bu bilgisayarda da uygun bir resim yok ekleyebileceğim.. diyordum ki gmail imdada yetişti. Bu yaz gidişimde yine arkadaşımda geçirdim bir günümü, yaza ait yazılarım henüz yayınlanmadı.Bir kısmı ajandamda..Resimlerin bir bölümünü (yayla resimleri ve hb' den söz eden yazılarım) eklendi.Bu yaz çektiğim resimler, mekâna dair fikir verecektir. Her mevsim bambaşkadır o bahçe. Bu gidişimde olan çiçekleri görüntüleyebildim yalnızca..Açelya zamanı bambaşka bir görsellik sergilenir.Boşuna değil yarışmada aldığı birincilik.. : ))
Kahvaltı sonrası arkadaşıma 'Udunuzu alıp geliyorsunuz lütfen..' , dedim.
-Tamirde, diye cevapladı.
-Bağlamanız duruyor mu?
-Evet...
-O zaman bağlamanızı alıyorsunuz ve lütfen, yalnızca benim istediğim eserleri seslendiriyorsunuz.Bugün bana tâbîsiniz.. : )
-Olur...
-Aslında, E....' i de arasak, kanununu alıp gelse...
-Evde midir acaba, bir arayayım.

:-(
Yine bitmedi.. sürecek.....

8/10/2009

Sufi,Nilüfer (düş) ve Zehra' ya...

 

7 ekim çarşamba sohbeti cemalnur h 051 by hayateylul Hafta boyu nereye bastığımı gör-e-meden koşuşturdum.Şaka-maka, epeyce yorulmuşum.:) Sohbet çok kalabalık bir katılımcı grubu ile gerçekleşti aynı zamanda.. Her zamankinden daha bir yoğun, lezzetli... Sonrasında, sufi, Nilüfer ve Zehra'nın yorumlarını (yalnızca Cemalnur hanım' a yönelik kısımlarını) bir not defterinin sayfalarına kaydetmiş olduğum yazıları uzatıveriyorum kendisine.. Sürekli dışarıda gezinmekten ya da bağlantısı olmayan yerlerde olduğumdan (Çocuklar 3G ile bağlanıyorlar ama onlarlayken de internette olmayı doğru bulmuyorum.rahatsız olduklarını dile getiriyorlar zâten. :) Bu nedenle, yolda bir arkadaşımdan telefon aracılığıyla alıp, kaydediyorum yorumları ki duygular sahibine ulaşabilsin... Kendisiyle ilgili duyguları öğrenince gülümseyip, öpüyor kâğıtları...Buyrun arkadaşlar, muhatap sizlersiniz, yalnızca aracıyım. :))
Dünkü sohbet tadına doyum olamayacak kadar güzeldi. Bir sohbet bu kadar mı dolu dolu, her satırının altı çizilesi, yürekten katılınası olur? Yaklaşık 1 saatlik sohbeti 3-5 dakikalık bölümlere ayırdım.Ancak o şekilde yükleyebiliyorum. Zip programlarıyla yakından ilgilensem ne yapabilirim-e de bakmadım.Zannederim ses kaydediciyle kaydedip yayınlamak çok daha uygun olur. Çok vakit alıyor böyle.İstiyorum ki daha çok insan faydalanabilsin bu 'süzme' , 'katıksız' güzelliklerden... :) Kamerada kalan son vakti de Boğaz Köprüsü seyrine ayırınca, Radyo Alaturka' daki canlı yayına bağlanışımı kaydedemedim. :) Konuk, Zekâi Tunca idi. Beğenirim. Canlı yayında, 'trafikteyim, kimseler duymasın..' diyorum gülerek.. Spiker cavaplıyor: 'Hiç kimse duymaz efendim..' :)) İşte köprü trafiğinden bir kesit.. Hızlanmıyorum, dikkatim dağılmasın, kayıttayım diyerek... Yarın da Beylerbeyi'nde bir yemekli kermes var. Yine Cemalnur hanımların düzenlemiş olduğu.. Çok özlemiştim yaz ortasından bu yana.. Özlem giderme oldu bu ardı ardına görüşmeler, şükür... Sohbetten aktarabildiğim kadarını yayınlıyorum, devamı bakalım ne zaman gelir. Mutlaka izlesin, kaçırmasın, ilgilenenler... Çok güzel, önemli vurgular barındıran kayıtlar diye düşünüyorum. Sevgiler... Hatice/Hayat

12/9/2009

16/8/2009

Şimdi Uzaklardasın...

Şimdi Uzaklardasın...(Günlüğümden...)
16 Ağustos 2009, İstanbul
Herbirimiz farklı ateş çemberlerinden geçmişizdir yaşadığımız süre içerisinde.
Hiç biri diğerinin tıpatıp aynı değildir.
Sınanırız ateşle, zehirle; altının siyanürle -(Altın yada gümüşü üzerinde bulundukları değersiz maddelerden ayırma işleminin bir safhası olarak, ince öğütülmüş altın yada gümüş madenini siyanür eriyiği içinde muamele edilir), elmasın ateş ve basınçla muamelesi gibi... (Elması değerli kılan tüm özellikleri, oluşumu sırasında ortaya çıkan şartlara bağlıdır. Doğal elmasın oluşumu için olağanüstü koşullar, yani aşırı yüksek sıcaklık ve basınç gerekir.- muamelesinde olduğu gibi...
Sınanırız ki, özümüzdeki yabancı maddeler, değersiz şeylerden ayrılabilelim, taşıdığımız cevheri gün ışığına çıkarabilelim.
Her birimiz farklı şekillerde karşılarız bu imtihanları...
Kimimiz yumuşar, kimimiz kırılganlaşır, kimimiz özümüzü katılaştırırız tepki olarak ,yaşadıklarımıza...Geçmiş bir yazımı ekleyeyim burada, severim bu hikâyeyi...

11.09.2006 13:59:13
KAHVE TİRYAKİLERİ DER Kİ;
Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikâyet eden; her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmustu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına.
Genç kızın bu yakınmaları karşısında mesleği ahçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi. Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayri cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı. Kızı da hiçbir sey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altındaki ateşi kapattı. Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu. İkincisinden yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı. Kızına dönerek sordu:
- Ne görüyorsun ?
- Patates, yumurta ve kahve ?
diye alaylı bir cevap verdi kızı.
Daha yakından bak bir de dedi baba, patatese dokun. Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi. Aynı şekilde, yumurtayı da incele. Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi.
Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir sey anlamamıştı:
- Bütün bunlar ne anlama geliyor baba ?
Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı. Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişlerdi. Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü. Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın içi sertleşmiş katılaşmıştı. Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.
- Sen hangisisin ? diye sordu kızına.
Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin ?
Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin?
Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın ?
Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını olgunlastırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasina izin mi vereceksin ?

......

Dün yoğun bir gündü benim için. İki kızım, Trabzon' daydılar, döndüler. Babaları da birlikte.
Evimizin dış cephesi yenileniyor, iskele kurmuşlar, rahatsız olduğum sıralardı, farketmemişim.
Kedimiz açık camı fırsat bilip, iskeleden kaçıp gitmiş.
Bunu, kızlara nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum.
Önce küçük kızım geldi, lise öğrencisi olan.
Bana mesaj atmış.
-Özledim seni,Leylâ'yı (kedimiz), ev yemeğiniii :p ' diye...


Yemek hazırlamıştım. Masaya çağırdım.
-Leylâ nerde anne, oldu ilk sorusu. Odaları aradı.
-Bir yerlerde uyuyordur. Yemeğe gel şimdi, dedim.
Daha bir telâşla aramaya başladı ortalığı.
-Anne, yoksa Leylâ kaçtı mı, ona bir şey mi oldu, söyle!...
Anlattım.
Hıçkırıklara boğuldu.
-İki gün önce gelseydim kaçmayacaktı, diye kendisini suçlamaya başladı.Zâten hiç kalmak istememiştim.
-Sen gelmeyecektin ve o da kaçacaktı, yazı böyle yazılmış. Olanın arkasından ağlamanın faydası yok şimdi, dedim.
Hem, geri döner belki. İstiyor musun, bebek bekliyor olsun döndüğünde?
Gülümsedi bir an.
-Dönmez anne dedi, dönmez. Hem ya bir şey olursa ona?
Ablası onlarla gelmemişti. Biraz daha kalacakmış. Ona telefon açıp söylemek istedi.
-Dur şimdi, yalnızken telâşlandırma onu da. Gelince söyleriz uygun bir şekilde.
Bu arada büyük kızım telefon açtı anne, çok hastayım.Ne kullanayım diye..
Evde antibiyotik bulamamış önce.Biletini ayarlattırdık gece yarısına. Sabaha karşı geldi o da.
Bu arada antibiyotik bulup başlamış, yola çıkmadan önce.
Eve girdiğinde, sabah olmak üzereydi.
Yanıma gelip, Leylâ' yı sordu.
-Bu konuyu sabah konuşalım kızım, dedim.
-Anne, kaçtı mı, ona bir şey mi oldu, söyle!...
Anlattım ona da.
Sessizce döküldü gözlerinden yaşlar. Daha ağır bir tepki bekliyordum ondan, içine attı.
-Yeni bir kedi alacağım anne, belli etmedim ama içime oturdu acısı, dedi.
-Ne kedisi, dedi oğlum. Ne güzel kurtulduk işte.. : )
-Abi, taşınacak mısın, bizimle mi kalacaksın, diye sordu Senâ (büyük kızım).
-Sizin dönmenizi bekliyordum, taşınacağım, dedi oğlum.
Dün arabada giderken yanımızda bir akraba da vardı.
-Onbir ayın sultanı Ramazan geldi, dedi.
-Onbir ayın sultanı Ramazan, benim sultanım annem, dedi oğlum.
-Yalan olduğunu bilsem de hoşuma gitti, dedim.
-Ne yalanı anne yaa?
-Beyaz yalan oğlum, beyaz yalan... : )
Neyse, bizim evin hikâyeleri böyle sürer gider.Gelelim asıl hikâyemize:
Dün gece 10 sularıydı, iki cevapsız arama gördüm telefonumda.
'Ayla hanım, cep'
Aradım, çok severim kendisini.Öyle güzel günlerimiz olmuştur ki onunla ve Zeliha hanımla. Zeliha hanım ben yaşta kızı olan bir arkadaş ancak gayet iyi anlaşıyoruz.Ayla hanım da 9 yaş büyüktür benden.
İlçelerden birinin belediye başkanının kız kardeşi.
Âniden telefon açarlardı arada:
-Yoldayız Zeliha hanımla birlikte, müsaitseniz uğrayalım.
-Biraz gezecegiz, bir yemek yeriz dışarıda hem, gelir misiniz siz de?
-Yaylaya gidiyoruz, hadi siz de gelin.
-Dut pekmezi alacağız bugün ev yapımı, dut silkeleriz hem. Dâvet ettiler, siz de gelir misiniz?
Ne güzel günlerdi.
Evine gittiğimizde dost sıcaklığını hep hissettirdi bize.Son derecede kibar, içten, neşeli...
Kızını bir trafik kazasında kaybettikten sonra çok etkilenmişti.
Çok zor günler geçirmişti.Zeliha hanımla da o dönemde tanışmışlar ve yakın bir dostluk, arkadaşlık ilişkisi oluşmuş aralarında.
Zeliha hanım tanıştırmıştı bana onu...
Deniz kıyısındaydı arazileri.Balkonda içerdik çaylarımızı.Sonra, plaja gidip otururduk çay bahçesinde.Dalgaların sesi, denizin kokusu, gün batımları en önemlisi dostla muhabbetti.
İstanbul' a taşındığımda, bir hanımdan söz etmişti bana, eşi savcıymış.Benim oturduğum yere çok yakınmış evleri.
Sizi tanıştırayım, arkadaş olursunuz, diyordu.
Geçen yıl, gezmeye gittiğimde ona da gittik oturmaya.
-Biliyor musunuz, dedi. Savcı bey vefat etti.Eşi çok zorluk çekti, İstanbul' dan ayrıldı.
Dün gece, bir hâl-hatır faslından sonra aramızda şu konuşma geçti:
-Yayladayız, yanımda savcı beyin hanımı da var, hani söz etmiştim size.
_Zeliha hanım da yanınızda mı?
-Evet.
-Ah, ne çok isterdim şimdi ben de sizlerle olabilmeyi!...
-Sen hep bizimlesin, dedi Zeliha hanım.Hiç ayrılmadın ki...
-Ramazana kadar birkaç gün kalacağız burada.Az önce de mısır haşladık.
-Bir tane de benim için yeyin.Yerli mısırı çok severim.
-Bir ricam olacak sizden Hatice hanım.Savcı beyin hanımı rica ediyor.
'Şimdi Uzaklardasın, gönül hicranla doldu
Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayâl oldu..'
-Tamam, bu şarkı ses tonuma çok uygun değil ama söylemeye çalışayım.
Fon müziğini de bulayım şarkının, olacaktı bir yerlerde.
Fonsuz söylemek daha renksiz oluyor.
Buluyor, söylüyorum.
Hepimiz için, Silemezler Gönlümden' i rica ediyoruz şimdi, diyorlar.
Onu da söylüyorum.
Aslında şarkı da yazı da bir duygu işidir.O anda o şarkının duygu modunda değilseniz, şarkının hakkını veremezsiniz. Başkaları çok anlamasa da bunu siz anlarsınız.
-Bizi ağlattınız diyorlar.Çok duygulandık.Çok teşekkür ederiz.
-Rica ederim, diyorum.Ne demek? : )
Savcı beyin eşini telefona rica ediyorum, konuşmak isterse eğer.. diye.
Geliyor.
-Bu şekilde olacakmış ilk karşılaşmamız, tanışmamız, diyorum. Ben, sizinle yüz yüze de tanışacağımıza inanıyorum.
Sizin için yürekten dua ettiğimi, kalben yanınızda olduğumu biliniz lütfen...
Ağlıyor, yüreğime oturuyor acısı. Hiç teflon olamadım ki ben zaten, hep sünger olup emdim, duyumsadım başkalarının acılarını da.
Acılarımız vardır yüreğimizde gizlediğimiz. Yaralarımız vardır her nasılsa kabuk tutturduğumuz ancak bir ufak dokunuşta kanayabileceğini bildiğimiz.
Bugün hüzünlüyüm ben de, yüreğim acıyor.
Evden çıkacağım birazdan, annemin acısında unutayım bu kez kendiminkini.
Gözyaşlarım, kahkaha olarak dökülsün dudaklarımdan.
Dünya, mekân eylemedim seni, bilesin!...
Kime yâr oldun ki, bana olasın?
Gözüm yoktur aldatıcı hâlinde
Sen, seni yâr bilenlere kalasın!...
demek geldi içimden.
Steinbeck'in Cennetin Doğusu' nu aldım. Daha önce İngilizcesini yazdığım metnin Türkçesini de bir ara yazar ya da okurum ses kaydı olarak, umarım.
Bakalım neymiş dünya?
Bugünlük de bu kadar..
Sevgilerle kalınız.
Hayat/ Hatice

9/8/2009

Herkes konuştuğunu yazar,bense sustuklarımı...!

"Bu hayat yolunda düşünmek ve görmek lazımdır ki,seven de,sevilen de,sevdiren de yalnızca 'O'dur... Sevindirir diye ummamız işte ondan..."
Kulluk (1) Cemalnur SARGUT Hanımefendi

Videoyu izleyebilir ilgilenenler, aşkım Cemalnur Sargut hn. dan. : )

* * *

Videoyu izleyebilir ilgilenenler, aşkım Cemalnur Sargut hn. dan. : )

* * *
Bir hayatin tozlu sayfalari icimi acitan.
Ceplerimde kırık gece masalları duruyor,
Öksüzlüğümü avutuyor sonbahar.
Ne yana baksam sen oluyorum,
Parmaklarımı kanatıyor kirli duvarlar.
Kuslar yuvalarından terk ediyor beni,
Bir sarsıntı geçiriyor yüreğim,sen şiddetinde...

Ellerimde kar diye yokluğun yağıyor,
Aşk sorgusunda yüreğim can çekişiyor.
Yüzümde sensizliğin izleri,
Ayaklarımın altında bir yığın cam kırığı...


Içimden sökülen her kelime,
tekrar donup icime batiyor.
Ve her seferinde sana isabet ediyor.
Bir zindan karanlığı şimdi gecelerim,
Duvarlara sinmiş gözlerinin rengi...
Saatleri infaza çekiyor gelmeyişin,
Yavaş yavaş gidiyor benden hayat;
Damarlarımdan çekiliyor icimdeki sen !
Bense düşünüyorum hiçlik ötesi bir hayata,
Kanıyorum sana , sende aşki buluyorum
Hem de ayrılığa çarpa çarpa...

Suskunlukta sesler daha cok acıtıyormuş,
Bu yüzden senden harf harf kaçışım.
Yalnızlığıma esir düşüyorsun,
Bense kayboluyorum cümlelerinde.
Ve susuyorum sana ,avaz avaz susuyorum.
Sende birikiyor içimin tüm sökülenleri
Ben dipsiz bir kuyu oluyorum.
Biriktiriyorum her harfimde seni...

Şimdi yokluğa düşüyor zaman,
Ben bir adimda düşüyorum senden.
Kuytularıma sokulma ,birak bana uçurumlarımı,
Kalemimden azat et beni,
Herkes konuştuğunu yazar,bense sustuklarımı...!!!!
-alıntı

* * *
Son birkaç günüm yine yoğun geçti; gezme yoğunluğu ve yol yorgunluğu dahildi buna...
İstanbul' un farklı uçlarında gezindim.
Kaç gündür tamamlayamadığım Üsküdar notlarıma döneyim.

Videolardan birini sayfadan kaldırmak zorunda kaldım. Otomatik olarak sayfaya girişte açılıyor, istediğim bir şey değildi bu.

Eminönü'nde buluştuk Reyhan' la; ikindi suları...
Deniz yoluyla Üsküdar, ilk durak Hüdai Hz. nin türbesi; iskeleye yakın zaten.
Yazmıştım, filmini izledikten sonra ziyaretine niyetlendiğimi. Bu ikinci ziyaretimdi. İlkinde, düşündüğüm mânevî havayı hissedememiştim.
Bu ikincisi farklı geldi bana. Nedendir acaba, diye yüksek sesle dillendirdim düşüncelerimi.
Reyhan dedi ki: 'Her zaman yerlerinde hazır bulunmazlarmış, bulundukları zaman daha farklı haz alınırmış.'
Her duyduğuma körü körüne inanmayı hiç sevmem. Çokluk görmüşümdür bu şekilde yapılan yanlışlıkları, yaşadığım da olmuştur.

Takıldığımda tek adresim hocam, özel insan...
Ona sordum, nasıl olur diye?
-Bizim hazır olmamamızdandır, diye cevapladı.
Onun bu kısa, net, bana çok vurucu gelen cevaplarını seviyorum.Nokta burada konuyor benim için, öyle buyurdu ise öyledir.

'Âyeti hâl edinmek' ten söz ediyordu sevgili
Cemalnur (Sargut) hanım.
Bir aşkım da o..
Her görüşümde daha çok bağlanıyorum çok şükür ve bunu dile getirmekten de çekinmiyorum, sevgim ağır basıyor.
Aşk tanımının canlı örneklerinden birisi o, benim için...
Kişi inandığını yapabildiği ölçüde etkili olabiliyor söyledikleri de, yoksa bir yere kadar...
Bense kıssadaki 'taş ustası' gibi her defasında denemelerime devam etmeye çalışıyorum.
1-3-5...497-498....

''Çaresiz kaldığım zamanlarda gider, bir taş ustası bulur, onu seyrederim.
Adam belki yüz kere vurur taşa.
Ama değil kırmak, küçücük bir çatlak bile oluşturamaz.
Sonra birden, yüz birinci vuruşta taş ikiye ayrılıverir.
işte o zaman anlarım ki;
taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdir...!''

Taşı ikiye ayıran hangi vuruş olacak bil-e-meden, ümidini de yitirmeksizin, durup- dinlenip devam etmeye çalışıyorum.
Hatâlarımı hoşgörüp, doğru bildiklerime yaklaşmaya çalışıyorum.
Özümü olabildiğince arındırmaya, Allah' tan başka mevcut olmadığını bilerek, her canlıda O' nun o muazzam yansımasını izlemeye çalışıyorum.
Her davranış, her sözü O'ndan bana gelmiş bir uyarı bilerek, gerideki şekilleri silerek 'tek' liğe varabilmek...
Kimi sevsem 'O' oluyor o zaman, kime kızabilirim ki, her şey 'O' iken, nasıl kırılayım, söyler misiniz bana?
Canım zaman zaman yanıyor, gözlerimde 'gizli' hüznün resmini hatırlıyorum.
İlk kez bir fotoğraf karesinde gördüğümde şaşırmıştım bu hüznü.
Öyle ya, 'hayat dolu' ydum, 'şen' dim, bu sıfatlarla özdeşleşmiştim sanki, öyle tanımlanırdım genelde...
O resmi ilk gördüğümde ağlamıştım.Hâlen birkaç resmim,baktığımda içimi acıtıyor.
.........
hüzün ki, en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız
Hilmi Yavuz
...

Konu dağılıyor söylenecek olanlar çok olunca, nerede kalmıştık? : )
Sonracığıma efen'im, yola düştük, bu kez, Su Köşkü yoluna.
Slide gösterisinde izlediğiniz Sibirya kurdu ve arkadaşına takılmadan geçemedim.
Ne asil görüntüleri var bu canlıların, nasıl etkileyici mavi bakışlar onlar öyle?
-Sevebilir, fotoğraflarını çekebilir miyim, huzursuz olurlar mı, izin verir misiniz? diye sordum sahiplerine...
Olumlu cevap verdiler.
Sevgili 'Canbaz' ımızı severcesine sevdim onu, nasıl özlemişim.6-7 yıl önce almıştık Canbaz' ı, krem renkli, dünya tatlısı bir Golden Retreiver' dı o.
Aileden biriydi sanki...
Şimdi anlatmaya kalkarsam bir post kadar uzar, geçeyim.
Diğerini de sevdim, 'gel canım, senin de hakkın kalmasın' diyerek...
Sahipleri şaşkınlık belirttiler, ilk kez bu kadar sakin kalmış köpekleri...
-Öylesine hissediyorlar ki sevgiyi, dedim. : )
Sevgiye hangimiz köle değiliz ki?
Teşekkür edip, oradan uzaklaştık.

Su köşkü yolunda 'bir tatlı huzur' var sanki...
Çiçek tarhları göz alıcı, ithal begonyalar (en çok sevip yetiştirdiklerimdendi, 80 adedini yan yana diktiğimi hatırlarım, ne hoş bir görüntüydü o.. : )
Şeker begonyalar da öyle.. Pembesi, kırmızısı, beyazıyla 'şeker gibi' ler...
Bir ağaç gövdesinde oluşan şekil kalp gibi görünüyordu, sarmaşıkların yaprakları kalp biçimindeydi, tatlı olarak seçip paylaştığımız dondurmalı profiterolde sos, kalp şekli oluşturmuştu.
O yüzden, 'Aşktan gidiyoruz bugün hep, Reyhan hanım'cığım' , demeden geçemedim. : )

Birkaç ay önce çok sıkıntılı olduğum bir dönemde, (sıkıntılarım dönem dönem yoğunlaşarak aktive oluyorlar, normalde gülümseyerek izlesem de...) lise arkadaşım Ayşenur' la gelmiştik buraya, o gün de bitmesin istemiştim aynen geçen günkü gibi...
Ayşenur, bana hep Audrey Hepburn' ü hatırlatmıştır.Çok güzel bir kızdı, çok zarif...
Audrey' i de hâlâ beğenirim. : )
Düşününce, neler tarih olmuş diyorum, bir an...

Cam şişe, bardak vs. nin masaya yansımalarını da resimledik.Yemekte, ıspanak ve erimiş peyniriyle kendisini seçtiğime pişman etmedi krep, öneririm.
Mantı, Reyhan' ın tercihiydi, birçokları çok güzel de diyebilirler, fena değildi diyeceğim.
Profiterol de öyle..
Hıdiv Kasrında sipariş ettiğim profiterol, son yıllarda en çok beğendiğim olmuştu.
Kendi yaptığımı bile ikinci plana itebilirim ki elinde lezzet olan tiplerdenimdir, her ne kadar, büyük bir zevkle, yemek işlerinden elimi eteğimi olabildiğince çeksem de... : ))
Eskiden Galatasaray' da İnci vardı beğendiğimiz. Çok yıllar oldu bana göre, kalitesini düşüreli...


Söz sözü açıyor.
Neyse efendim, dönüş yolunda dolunaya yakınlaşmış aya takıldı gözlerimiz..
Hafif yollu bir şarkı mırıldandık:

"Dün gece mehtaba dalıp hep seni andım, seni andım
Öyle bir ân geldi ki mehtap seni sandım"

Yazarken de söylemeye devam ettim. : )
Hadi, enfes ney girişiyle,A. Özhan' dan, armağanım olsun okuyanlara... : )


Dün gece mehtaba dalıp hep seni andım...

Bir hoş sadâ idi paylaştığımız, bir Üsküdar masalıydı yaşadığımız o gün..
Peri anne masalımızdan tozlar serpiyor üzerinize şu an, dokunun onlara, duyumsayın ki, sizi de alıversin masalımızın içerisine...

... Gökten, üç elma düşmüş,
birisi de size, masalımızı okuyup, izleyenlere...

Sevgiyle...
Hayat/ Hatice

5/8/2009

Berat Gecesi, etkilendiğim bir velînin ziyareti, Su Köşkü...Güncel...


4Ağustos 09 -K. Çamlıca su köşkü, A. Mahmud Hüdai Hz. 001
 by hayateylul

Geçen yıla ait Berat Gecesi yazım ..dan kırpmalarla ;) başlıyorum yazıma.
Dünkü rüya gibi günden, Üsküdar yolculuğumun videosundan bir bölüm de renklendirsin, şenlendirsin gönüllerimizi... : )

Berat Gecesi, farklı etkiler beni, ürperirim.
Bütün bir yılın bilânçosu, kâr- zarar hesabı ve bir sonraki yılın tasarımı. Aman Allah’ ım! Sen beraat edenlere kat bizleri de… (âmin) Kişinin sonraki bir yıl içerisinde yaşayacağı her şey –eceli dâhil - kaydediliyor.

İçinde bulunduğumuz ‘üç aylar’ rahmet vesilesi aylar.. ne kadar değerlendirebiliyorum bu kıymetli zaman dilimini.. rahmet yağmurlarının bereketli damlalarından ne kadar yararlanabileceğim? Ne yapıyorum ki? ‘İki günü eşit olan ziyanda’ idi hani? Ne kadar geliştirebiliyorum kendimi? Kendime ve çevreme faydam ne?
............

Annemin yanında olacağım bu gün kısmetse. Yandaki ahşap konak geliyor aklıma. Şimdi aslına uygun olarak yeniden yapılmış tarihi eser olduğu için. O konağın en alt katındaki Kadriye Hanım teyze… Nur içinde yatsın. Kandil günleri yumuşacık halkalar geliyor, mutlaka gönderilen. Hiç kimse onun kadar güzel halka yapamaz zannediyorum.
Yaşlı ama hâlâ güzel bir kadın. Muhtemelen Arap kökenliler. Eskiden duvarlara asılı olan halılar canlanıyor gözümde. Üzerinde Osmanlı dilberleri var. Kahve içiyorlar, fal mı bakıyordu yoksa bir tanesi...Geçmiş zaman, anılar netliğini yitirmişler..
O odada yaptığımız akşam sohbetleri geliyor aklıma. İçilen kahveler…
Bayram günleri hayâlimde şimdi.. Mendil içerisinde verilen harçlık ya da hediyeler. Bir gün ben de böyle yapacağım, diye düşündüğüm geliyor aklıma.
Yarın o eski konağın oturma odasına gideceğim hayalimde. Bir kandil akşamı vesilesiyle ellerinden öpeceğim Kadriye Hanım teyzemin.
Özledim pek çok şeyi, özledim.. Babamın sohbetinde kalmak istiyorum.Başımı yine omzuna yaslamak, ellerine vermek ellerimi.. O güven duygusunu ve o karşılıksız sevgiyi ne çok özledim...
Bu kadar hüzün ömre zarar… Güzelliklerin yaşandığı, yaşatıldığı, beraat edenlerden olduğumuz nice Beraat gecelerine… Sağlık, afiyetle... Hayat

*
Böyle demişim geçen yıl.. Bugünse dünün sarhoşluğundayım hâlen. Enfes bir gündü, her ânını duyumsadığımız.
Resimler çektim birkaç da video kaydı... Başka bir yazıya olsun. Bu kaydı karmaşıklaştırmayayım daha fazla.

Bu akşam niyetimiz Eyüp Sultan Hz. Gündüzse Tokadî Hz. ve Zembilli Ali Efendi Hz. ne gidebilirim umarım. Reyhan'ın babasının hastane işleri var, gündüz bana eşlik edemeyecek, belki geceye... Dualarda buluşmak dileğimle...
.........

Filmin konusu: Bursa kadısı iken kadılığı bırakıp Kendini Allah yoluna adayan Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin hayatını anlatan güzel bir film.
Link:
http://rapidshare.com/files/13948887/Huedayi_Yolu.zip

Bu filmi izlediğimde âşık oldum o'na...

Bu fotoğraftaki duası ile gönlümde taht kuranlardan oldu. Dostlarımız, Yaratıcımızı Dost bilenlerden olsun duasıyla...

HAYAL GIBI