« Önceki | Sonraki »

23/1/2009

Problemin Güzelliği ve Çözüm

 

Tibet dağlarının ücra köşelerindeki bir manastırda Üstadın başdanışmanı vefat etmişti. Üstad kendisi için bir başdanışman seçmeliydi. Başdanışmanlık görevini yürütebilecek düzeydeki talebelerini topladı ve durumu açıkladı:
- Bana yardımcı olacak bir başdanışman lazım. Birazdan vereceğim problemi çözen kişi benim başdanışmanım olacak.



Bunu söyledikten sonra sehpanın üzerine, zarif bir gülün bulunduğu antika bir vazo koydu. Üstad "İşte problem bu", dedi ve öğrencilerine başka hiçbir şey söylemeden gözlerini yumdu. Herkes vazonun ve gülün güzelliğine hayran oldu. Ortada bir problemin olduğunu ve onun çözümünün bulunması gerektiğini bilen talebeler kafa yormaya başladılar.

Ansızın talebelerin birisi yerinden kalktı ve elinin tersiyle sehpadaki vazoyu yere savurdu. Üstad gözlerini açtı ve "Artık benim başdanışmanımsın", dedi. Talebeler olan biteni anlayamadı. Üstad ise sözlerine şöyle devam etti:
- Sizler problemin içindeki cazibeye kapılarak onu çözmekten aciz kaldınız. Bu kardeşiniz ise problemin problem teşkil ettiğinin bilincinde olarak onu ortadak kaldırdı. Hayatımızda cazibesine kapıldığımız bir sürü problem olur, kalbi okşayan ama sorun yaratmaktan başka işe yaramayan ve vazgeçmek istemediğimiz ilişkiler, alışkanlıklar ve istekler gibi. Önemli olan çözüme odaklanmaktır, bizi çözümden uzaklaştıran problemin içindeki güzelliğe değil.

Yazan: Paulo COELHO

Alıntı, çeviren Sefer Jan (mutluhayat)
Teşekkürler...

20/1/2009

KELEBEK VE ÇİÇEK


Bir zamanlar birisi Allah'tan

bir çiçek ...

...ve bir kelebek diledi.


Fakat Allah bunların yerine ona bir kaktüs ...


... ve bir tırtıl verdi.


Adam üzgündü, neden dileği yanlış anlaşılmıştı, bir anlam veremiyordu.

Sonra şöyle düşündü:

Allah'ın ilgilenmesi gereken o kadar çok insan var ki ...

Ve sorgulamamaya karar verdi.

Bir zaman sonra, adam öylece bıraktığı dileğinin ne durumda olduğuna bakmaya gitti.


Fakat gördüklerine inanamadı: dikenli ve çirkin kaktüsten güzel bir çiçek ortaya çıkmıştı.

Ve göz zevkini bozan tırtıl

harika bir kelebeğe dönüşmüştü.


Allah ne yaptığını bilir.

O’nun yolu HER ZAMAN en doğrusudur, bize tamamen yanlış görünse bile.

Eğer Allah'tan bir şey isterseniz ve O size başka bir şey verirse, GÜVENİN.

O’nun her zaman size ihtiyaç duyduğunuz şeyi uygun zamanda vereceğine emin olabilirsiniz!


İstekleriniz ...

... her zaman ihtiyacınız olan şeyler değildir !

Allah dileklerimizi her zaman yerine getirir, o yüzden kuşkulanmadan veya şikayet etmeden O’na inanmaya devam edin.

Bugünün DİKENİ ...

... Yarının ÇİÇEĞİDİR !

3/1/2009

İki alıntı öykü...


Yaşamı Özgür Bırak...


Zamanların birinde, parlak tüyleri, rengarenk kanatları olan bir kuş varmış. Bakanları büyüleyen, yaşam sevinci veren göklerde özgürce uçmak için yaratılmış bir hayvanmış. Günün birinde kadının biri bu kuşu görüp ona aşık olmuş, Kalbi yerinden fırlarcasına, gözleri heyecandan parlayarak kuşun uçuşunu seyretmiş.

Kuş onu yanına çağırmış ve ikisi birlikte, anlatılamaz bir uyumla uçmuşlar. Kadın kuşa tapıyor, onu kutsal sayıyor, yüceltiyormuş.

Ama günün birinde düşünmüş kadın: -Belki de uzak dağları keşfetmek ister" diye korkuya kapılmış. Aynı duyguyu başka bir kuşla yaşamayacağından korkmuş. Ve kıskanmış -kuşun uçabilme yeteneğini kıskanmış. Kendini yalnız hissetmiş. "Ona bir tuzak kurayım", diye geçirmiş içinden. "Bir dahaki sefer, kuş tekrar gelirse, artık gidemesin" demiş.

Kadın kadar aşık olan kuş, ertesi gün tekrar sevgilisini görmeye gelmiş. Ne var ki, tuzağa düşmüş ve bir kafese hapsedilmiş. Kadın her gün gelip, kuşu seyrediyormuş . Vurgunmuş ona ve onu gösterdiği arkadaşları, "Ne şanslı bir insansın!" diye haykırıyorlarmış . Ne var ki, duygularında alışılmadık bir değişim baş göstermiş. Artık sahibi olduğundan, kalbini çalmasına ihtiyaç kalmadığından, kadının kuşa olan ilgisi azaldıkça azalmış. Uçamayan, hayatının anlamını dile getiremeyen hayvancık da sararıp soluyor, parlaklığını yitiriyor, çirkinleşiyormuş . Kadın da artık karnını doyurup kafesini temizlemekle yetiniyormuş.

Günlerden bir gün kuş ölmüş. Kadın son derece üzülmüş. O andan itibaren sevgili kuşunu bir an bile aklından çıkaramamış. Ama kafesi hatırlamıyormuş bile. Aklında hep onu ilk kez, mutluluk içinde bulutlarla yarışırken gördüğü an varmış sadece.

Kendinle başbaşa kaldığı yalnızlıkları artmış. Kuşun onu dış görünüşü ile değil, özgürlüğü, enerjisi ve sürükleyici tavrı olduğunu fark edermiş. Sevgilisinin yokluğunda kadının yaşamı da anlamını yitirdikçe, yitirmiş ve sonunda ecel gelmiş kapıyı çalmış.

"Niye geldin?" diye sormuş kadın, ölüme. "Tekrar onunla birlikte göklere uçabilesin diye", yanıtlamış ölüm. "Neden ama ölüm?" diyebilmiş kadın.

"Yaşamı özgür bırakabilseydin eğer, ona olan sevgin, bağlılığın ve hayranlığın artardı; ona kavuşabilmek onunla yeniden uçabilmek için artık bana muhtaçsın".


Paulo COELHO


• 7/8/2006 - MESNEVİ’DEN BİR HİKAYE: PADİŞAHIN CARİYE KIZA AŞKI

Kategori: Mevlana
Sn.Kaan Dilek ' e Teşekkürlerimle...

FARSÇA ORİJİNAL METNİNDEN YORUMLAYAN: Kaan Dilek

Eski zamanlarda dünyevi gücünün yanında iman gücüne de sahip bir padişah yaşarmış. Bu padişah bir gün av için atıyla hareket halindeyken yolda bir cariye görür ve ona aşık olur. Onu satın alarak sarayına getirir ama mutluluğunu herkesten gizler. Cariye padişahın yanına geldiğinde hastalanır ve şah hekimlerini çağırıp onu iyileştirmelerini ister. Tabiplere kızın iyileşmesi karşısında hazineler vaat etmiştir. Tabipler onu iyileştireceklerini çünkü kendilerinin maharetli hekimler olduklarını söylerler. Ama bu arada inşallah demezler. Allah’ta onlara insanın acziyetini gösterir. Tabipler cariye kızı iyileştiremezler.

Hikâyenin bu kısmında Mevlâna araya girer ve insanın aciz olduğunu ve insanın her an bunu derk etmesi gerekliliğine vurgu yapar. “لا حَوْلَ وَ لا قُوَّةِ إلاَّ بِاللَّهِ” (la havle ve la kuvvete illa billah) veya “إنْ شاءَ اللَّهُ” (inşallah) sözünün insanda sadece dille söylemekten ziyade kalbi ve batınî bir meleke olmasını vurgular.

Tabiplerin gururu yüzünden cariye kızın tedavisi ters teper. İyileşeceği yerde hali gitgide daha da kötü olur. İyi kalpli padişah, tabiplerin cariye kızın tedavisinde aciz kalmaları karşısında Allah’ın dergâhına yüz çevirir. Bu sebeple mescide gider ve burada uzun uzun secdeler yapar. Bu secdelerde kızın iyileşmesi için Allah’a yalvarır. Sıdkı kalple dua eden şahın duası kabul olunur.

Mevlâna burada bizlere dua etmenin sırlarını anlatır. O dua halinde kalp ve dil birlikteliğinden, insan acizliğinin derk edilmesi ve dua halinde saf niyetli olmaktan bahseder.

Padişah tam da böyle bir dua halindeyken uykuya dalar. Bilindiği gibi sufiler arasında rüyalar oldukça önemlidir. Şah uykuda bir rüya görür. Rüyasında bir nurani yaşlı ona vaatler vermektedir. Yaşlı nurani ona yarın bir maharetli hekimin yanına geleceğini ve hastayı iyileştireceğini müjdeler. Sufiler arasında rüya aleminde pirin zuhuru terhim ve teveccühe yorumlanır. Şah vade zamanı gelip çattığında o nurani piri beklemeye başlar. Pir uzaktan hayal gibi belirir ve şah onun vaat edilen hekim olduğunu anlar.

Mevlâna burada hayal teşbihiyle tahayyül kuvvetinin tesirine dikkat çeker. Latif bir tabirle savaşın, barışın ve insan işlerinin boşluğuna ve hiçliğine vurgu yapar. Ama evliyaları bundan ayrı tutar. O evliyaların hayallerinin bile bir hikmete delalet ettiğini söyler.

Şah beklenen misafiri karşılar ve onu ağırlar. Mevlâna burada da edepli olmanın önemi ve faydalarına değinerek gökten sofra inen Hz. Musa(a.s) ve Hz. İsa’nın(a.s) kıssalarına değinir. Mevlâna Kur’ân ayetlerinin mazmunlarından faydalanarak kıssa içinde edep ve edepsizliğin hallerini aşikâr eder.

Şahın vaat edilen hekimle karşılaşması ilgi çekicidir. Çünkü şah aslında aradığının ve gerçek maşukunun o olduğunu anlar. Şahla hekim arasındaki birden bire gerçekleşen bu karşılaşma ve tanışma zihinlerde Mevlâna ve Şems’in karşılaşmasını ve tanışmasını çağrıştırır. Çünkü bu karşılaşma sonrası Mevlâna’nın zihninin Şems’le olan karşılaşmaya kaydığı beyitlere yansımaktadır.

Hekimi karşılama merasimi bittikten sonra şah onu hasta cariyenin yanına götürür. Hekim diğer tabipler gibi zahire riayet ederek kızı muayene eder ve hastalığının sebebinin kalp yarası, aşk olduğu teşhisinde bulunur. Hekimin kalp yarası ve aşk hastalığından bahsetmesi Mevlâna’nın zihninde aşk hakkında anlatıma neden olur. O heyecan ve şevkle insanı tamamlayan ve onu kemâle erdiren aşkı vasfeder. Ama Mevlâna için Allah’ın sırlarının pusulası olan bu aşk o kadar geniş ve derindir ki anlatıma sığdırılamaz. Mevlâna her ne kadar aşkı anlatmak istese de anlatılmak istenenin sınırsızlığı kullanılacak tabirlerin sınırlılığı karşısında hiçbir şeyin anlatılamamasına neden olmaktadır. Bu noktada onun kendisini aşkla bütünleşmiş olarak algılamalı ve onu aşk ve aşkınlığın ta kendisi olarak almalıyız. Beyitlerde de verildiği üzere ışığın en iyi tanımının kendisi olduğu gibi aşkın en iyi tanımı da Mevlâna’nın kendisidir.

Burada kelâmcıların üslûbuna da bir gönderme yapılmakta ve Mevlâna onların eserden hareketle müessire, varolandan onu var edene ulaşmaya çalışmalarını kabullenmemektedir. Ama bu bahse uzun uzadıya girmemiştir.

Bu noktada Arapça karşılığı şems olan güneş lafzı beyitte kullanılınca onun zihni maşuku Şems-i Tebrizî’ye yönelmiştir. Uzun zaman onunla sohbette bulunmak ve onu Hakk’ın bir nuru olarak görmesi Mevlâna’yı ister istemez Şems’i vasfetmeye teşvik etmiştir. Ama bu uzun sürmemiş, tekrar hikâyeye geri dönmüştür. Mesnevi’nin birkaç yerinde Mevlâna buna benzer hallere düşmüşse de ne yazık ki bu halin anlatımı uzun tutulmamıştır. Mevlâna yanındakilerin isteği üzerine Şems esrarının anlatılmasını her defasında fitne çıkması korkusuyla ertelemiştir. Hikâyenin Şems’in vasfedildiği bu kısmında da o, Hüsameddin Çelebi’ye hitapla beni Şems hakkında konuşturmayın der ve bahsi kapatmak ister. Mevlâna’nın yaranları “اَلْوَقْتُ سَيْفٌ قاطِعٌ و الصّوفىُّ ابْنُ الْوَقْتِ”(vakit keskin kılıç gibidir ve sufi anın adamıdır.) sözünü hatırlatmalarına rağmen o fitne korkusuyla Şems meselesini kapatır ve hikâyeye geri döner.

Hekim şahtan etrafın boşaltılmasını tam bir halvet oluşturulmasını ister. Cariyeyle tek kalmak ve ondan bazı şeyleri öğrenmek istemektedir. Onu konuşturmaya ailesini, yakınlarını öğrenmeye başlar. Nasıl cariye durumuna düştüğünü, hangi şehirlerde olduğunu sorar. Semerkand şehri zikredildiğinde kızın kalbi heyecanla çarpar ve hekim kızın sorununun bu şehirle ilgili olduğunu anlar. Hekim kızdan bu soruları öyle ustalıkla sorar ki kız hekimden şüphelenmez.

Mevlâna bu noktada ayağa batan dikenin çıkarılmasıyla ilgili temsillere yer verir. Ayağa batan dikenin çıkarılması bile zorken kalbe saplanan aşkın dikenlerinin bulunup çıkarılmasının zorluğuna ve bu işin ehli, kâmil arifin varlığına değinir. Hikâyeye kaldığı yerden devam eder.

Hekim, kızın derdini anlamıştır. Cariye kız Semerkand’lı bir kuyumcuya vurgundur. Hekim bu kuyumcunun tam yerini öğrenmek için kıza sorular sormaya devam eder ve sonunda onun yerini öğrenir. Hekim cariye kıza ona güvenmesini ve aşık olduğu kuyumcuyu yanına getireceğine inanmasını ister. Ama bunu bir sır gibi saklamasını, şah dahil hiç kimseye bir şey söylememesini öğütler.

Mevlâna yukarıda bahsedilen hikâyelerin içinden çıkan sonuçlar ışığında başka hikâye ve bölümlere yer vermesi burada müşahede edilebilir. Bu noktada hikâyenin içinde sırların saklanması ve bunun faydalarıyla ilgili bölüme yer verilir. Bazı hadislerin mazmunundan yararlanarak bu bölümde sırların saklanması ve faydalarını anlatır ve hikâyeye geri döner.

Hekim şaha cariye kızın dermanının Semerkand’lı kuyumcunun buraya getirilmekle çözüleceğini telkin eder. Bunun üzerine şah Semerkand’a elçiler gönderir ve kuyumcuyu yanına davet eder. Şah tarafından gönderilen hediye ve ona bağışlanan paye, kuyumcunun evini barkını bırakıp davete icabet etmesinde önemli rol oynar. Ama kuyumcu sonunun hazırlandığı bir kadere doğru hareket etmekte olduğundan habersizdir. Kuyumcu şahın yanına vardığında hekim şaha kızı kuyumcuya vermesini söyler ve şah söyleneni yerine getirir. Hekim gizlice kuyumcuya şerbet vererek onun zayıflamasına ve çirkinleşmesine neden olur. Bunun üzerine cariye kızın kuyumcuya olan aşkı söner. Sonunda kuyumcu ölür ama niye öldüğünün ve canının asıl düşmanının ne olduğunu anlar.

Bu noktada Mevlâna nefsin belâları ve amellerin neticesiyle ilgili kendi sözlerini söylemeye zemine hazırlar. Mevlâna cariye kızın kuyumcuya olan zahiri aşkından hareketle suret ve zahirde olan aşkların devam etmediği ve hemen söndüğüne değinir.

Hikâyenin devamında kuyumcu şahsın öldürülmesi bazı sorunlar yaratır. Çünkü vicdan sahibi bir şah olarak onun öldürülmesine nasıl razı olabildiği tartışmaya neden olmuştur. Mevlâna ise hikâyenin bu bölümünde kâmil insanlarla ham, yetişmemiş insanların amelleri arasındaki faklara değinmeye fırsat hazırlamış ve kendi düşüncelerini aktarmıştır. Ona göre amellerin güzelliği ve çirkinliği arkada yatan niyete bağlıdır. Maslahattan uzak, faydasız her hareket onun için çirkindir. Ama Hz. Hızır’ın gemiyi batırması ve bir çocuğu öldürmesi her ne kadar zahiren kötüyse de hakikatte beğenilen bir ameldir ve Mevlâna bu Kur’ânî kıssayı sözlerine delil olarak kullanır.

Yine hacamat için çocuğunu hacamat yapanın yanına getiren anne çocuğunun sırtında açılan yara ve ondan kan akıtılmasından mutlu olmasını kendi düşüncesine temsil olarak verir.

Mevlâna kâmil insanların Allah’ın ilhamıyla hareket ettiğine inanmaktadır. O yüzden bu şahıs eğer birisini öldürürse Allah böyle istediği için öldürmektedir. Ona göre şah böyle bir haleti ruhiye içinde kuyumcunun öldürülmesine razı olmuştur. Hatta Mevlâna hikâyede; “eğer şah sıdkı niyetle kuyumcunun öldürülmesine razı olmasaydı onun adını ağzıma bile almazdım” demektedir. Sonuç olarak Allah adamlarının amellerini heva ve heves insanlarının amelleriyle kıyaslamamak gerekliliği vurgulanır. Mevlâna bu konuyla ilgili olarak da çok hoş bir kıssayla bizleri baş başa bırakmaktadır:

Bakkal ve papağan kıssası bize bu meseleleri anlatır. Kısaca bu hikâye şöyledir: Bakkalın dükkânında bir papağanı vardır. Bir gün bu papağan dükkândaki gül yağı şişesini devirir. Bakkal papağana vurur ve papağan kel kalır. Papağan günlerce bir şey konuşmaz. Sahibi bu duruma çok üzülür ve yaptığından şiddetle pişman olur. Papağan bir gün dükkânın önünden geçen kel bir kalenderin de yağ döktüğünü sanır. Onun kelliğini kendi kelliğiyle kıyaslar. Bu hikâyenin yanı sıra bal arısıyla kırmızı eşek arısı, müşk[1] ahusuyla normal ahu, boş kamışla şeker kamışı temsilleriyle kâmil ve nakıslar arasındaki kıyaslamanın doğru olmadığı üzerinde durur.

Mevlâna üst üste getirdiği misal ve temsillerle bu konunun üzerinde durmaktadır. Çünkü kuyumcunun öldürülmesi meselesinde şahın yanında yer aldığı için bunun doğru bir amel olduğunu sonuna kadar ispatlamak ister. Belki de Mevlâna Şems’le olan inançlarının doğruluğunu ispatlamak istemektedir. Çünkü toplumda onların üslûbunun şeriat karşıtı olduğu, kabul edilemeyeceği düşünülmektedir. Toplum raks ve semayı şiddetle eleştirmekte ve ona karşı çıkmaktadır. Mevlâna ise sonuna kadar evliyaların siresinde her şeyin göründüğü gibi olmadığı, evliya ve enbiyanın amellerinin herkese göre kıyaslanamayacağını ispatlamaya çalışır.

Mevlâna bu kıssaların arasına sıkıştırdığı düşünceleri arasında kâmil insanla yetişmemiş insan arasındaki bir başka farka da değinmektedir. Ona göre bu fark kâmil insanın nakıslardan farklı olarak muamelat ve riyazetten kurtulmasıdır. Yani nasıl ki birisi hasta olduğunda perhiz yaparak hastalığının iyileşmesini bekler ve iyileştikten sonra normal hayatına dönüp perhiz yapmayı bırakırsa, salik de ruhun kemalâtını yakaladığında artık dünyevi hayatın ve nefsin yaptırımlarından kurtulabilir. Çünkü salik artık kötü nefsini ıslah etmiştir. İçindeki şehvet ve hışmı öldürmüştür. Hikâyenin sonunda salik için riyazetin zarureti kalmadığı konusu aydınlığa kavuşmaktadır.

Mevlâna teklifin sakıt olması konusuyla ilgili çeşitli düşüncelere sahiptir. Mesnevi’nin çeşitli yerlerinde bu mesele bütün tafsilatıyla tartışılmaktadır. Ama Mevlâna’nın şer’i teklifler dahil bütün teklif ve zorunlulukların insanın boynundan düşeceğini iddia ettiğini söylemek doğru değildir. En azından konuyu aydınlatmadan onun böyle düşündüğünü söylemek doğru olmayacaktır.

Mevlâna hikâyenin çeşitli yerlerinde konu edindiği mübaheselerde bazen filozoflarla bazen de kelâmcı ve mutasavvıflarla aynı düşünceleri paylaşmaktadır. Her hangi bir görüşü sonuna kadar savunmaması bizlere onun kendine has düşünce ve inançları olduğunu gösterir.

HİKAYENİN FARSÇA ORJİNALİNDEN KENDİ ÇEVİRİMİ OKUMAK İSTEYENLERE MAİL İLE GÖNDEREBİLİRİM.
AYRICA BİR AŞK HİKAYESİ ADIYLA YAYINLADIĞIM KİTAPTA BU HİKAYENİN TAM ÇEVİRİ VE TEFSİRİ YER ALMAKTADIR.


[1] Müşk: Misk. Misk kokulu anlamına gelir. Bir çeşit ahunun midesindeki kan pıhtısından alınan hoş kokudur.

* * *

İçimden bunları paylaşmak geldi bugün, çoğu kez içimden geldiğince davranırım.Sevgilerle, esen kalınız...

Hayat

1/1/2009

Hamal ...


HAMAL KISSASI

Eski zamanlardı. Yolların olmadığı zamanlar... Demek ki fakirdi bizim gibi çoğunluk, bu nedenle taşınacak yüklere talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu...

Yanımdaki hamalla yola çıktık.

İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...

Diyordum ki içimden 'Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!..' Nitekim çok geçmeden dedi ki:

'Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!...

'Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!..' Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü.

Salarken yükünün ipini 'Sen de dinlen hadi' dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.

Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum.O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.

Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... 'Yükünü indirip sen de dinlen', demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım...

Sonra yine durdu. Bana da 'dinlenmemi' söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra 'dinlenelim mi' diye sordu, aksi aksi başımı salladım...

Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı.

Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek;'Hadi kalk, dedi. Bana yaslan.

Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz.' Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. 'Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...

Halbuki bir yükü 'taşımak' bizim işimiz, 'altında ezilmek' değil!.. Unutma ki bir yük , taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle...

Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil.

Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler..

14/12/2008

Aşk, Dostluk ve Güven... pps



Bir zamanlar üç arkadaş varmış...

Aşk, Dostluk ve Güven...



Üçü bir arada oldu mu

harikaymış her şey…



Gün gelmiş aşkın işi çıkmış...

Eh meslek bu kolay mı?

Ama dostlarından ayrılmadan önce söz vermiş onlara.


Beni özlediğinizde gelin demiş; uzaklarda olmayacağım.

Nerede gözleri arzuyla dolu birbirlerine bakan bir çift görürseniz ben ordayım.

Ve ayrılmış yanlarından...



Peki demiş Dostluk Güvene;

madem öyle ben de yoluma düşeyim...

Görev çağırır...

Ama merak etme,

nerde birlikte ağlayan iki insan görürsen

Bil ki ben ordayım...



Güven ağzını açmış veda etmek için ama

Dostluk ayrılmış arkadaşının
yanından onun son sözünü dinlemeden...


Ve gitmiş uzaklara...



"Beni kaybederseniz,

bir daha asla bulamazsınız..."

Güven

sessizce içinden geçirmiş elinde olmadan...



Sevgi ve hoşgörü ile sağlıcakla kalın...

Hiçbir zaman GÜVEN’i yitirmemeniz dileğiyle…

5/12/2008

Mesnevî' den...


Mesnevî' den
Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacı ile çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.
Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.
Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş:
'Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim'
Bu işe pek aklı ermemiş ama merak işte, duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış.
Nasihat:
"KADERDE NE VAR İSE O ÇIKAR"
ve yoluna devam etmiş...
İlerde yine köşe başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış, bin akçe de o adama vermis ve ikinci nasihati de satın almış.

İkinci nasihat de: "GÖNÜL KİMİ SEVERSE GÜZEL ODUR'"
Son kalan bin akçesi ile yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyormuş. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihati satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihati satın almış.

Son nasihatte: "HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ".
Parasız, yoluna devam etmiş.

Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karşılaşmış. Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki : "Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı. Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye"

Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne var ise o çıkar". Aşağı inmeye karar vermiş. Aslında bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor. İnince canavar adamı hemen yakalamış ve yerine götürmüş.
Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım."

Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım, hangisi güzel?" demiş.
Adam düşünürken, aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demiş.
Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar, kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler adamı ve ağırlığınca altın vermişler.
Adamımız yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış. Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karısı, genç biri ile diz dize oturuyor.
Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş "Hiç bir iş aceleye gelmez"

Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş.
Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş.
Kadın da: "Bey, sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.
KADERİNİZ VE YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ.

3/12/2008

KRAL ve EŞLERİ

KRAL ve EŞLERİ

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın 4 eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini severmiş, bir dediğini iki etmez,

her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk
edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.

İkinci eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı
davranan eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında
bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş.

Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral birinci eşini sevmezmiş ve

onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini
anladığı ve öldükten sonra yapayanlız kalmaktan çok korktuğu için,
eşlerinden hangisin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak
isteyebileceğini öğrenmek istemiş.

En çok sevdiği dördüncü eşine

ölüm yolculuğunda kendine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda aldığı yanıt kalbine bıçak gibi saplanan kısa ve net

“mümkün değil" olmuş...

Hayatım boyunca seni sevdim.

Sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin sorusuna

üçüncü eşi de

"hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim" diye yanıt vermiş.

Kral bir kez daha yıkılmış.

Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin,

bu sorunumda da bana yardımcı olur musun talebine karşı

ikinci eşinden;

"bu sorunun için hiç bir şey yapamam,

olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder,

güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım"

karşılığını almış.

Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesi ile irkilmiş.

"nereye gidersen git seninle olurum, seni takip

ederim..."
Ah diye inlemiş kral;

"keşke bir şansım daha olsaydı..."

Yaşamda hepimiz 4 eşliyiz aslında;

Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba

harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.

Dördüncü eşimiz vücudumuz.


Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz

ve statümüzdür.

Ölür ölmez başkalarına yâr olacaktır.

İkinci eş, ailemiz ve dostlarımızdır.

Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey

bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.

Bizimle gelir...

Birinci eş ise ruhumuzdur.

Unutmayın;

*Yediklerimiz değil, hazmettiklerimiz bizi güçlü yapar.

*Kazandıklarımız değil, biriktirdiklerimiz bizi zengin yapar.

*Okuduklarımız değil, hatırladıklarımız bizi bilgili yapar.

*Başkalarına verdiğimiz öğütler değil,

bizzat uyguladıklarımız bizi insan yapar...

Alıntı

27/10/2008

En önemli an , En önemli kişi , En Önemli iş…

http://akif.wordpress.com/2008/10/26/en-onemli-an-en-onemli-kisi-en-onemli-is/

Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi:”Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı , kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne oluğunu bilseydim , giriştiğim her işi başarırdım.

.” Krallığın dört bir yanına , kim kendisine her iş için en uygun anı,bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir ödül vereceğini duyurdu. Bilgeler kralın huzurunda toplandı , fakat sorulara verdiği yanıtlar birbirinden tümüyle farklı oldu.

Kral hala doğru yanıtları aradığı için, yakınlardaki bir bilgeye danışmaya kara verdi.Bilge kişi ,hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor ,yanına halk dışında kimseyi kabul etmiyordu .Bu nedenle kral halktan biri gibi giyindi ve yola düştü.Bilge kişinin yaşadığı kovuğa yaklaştıklarında kral atından indi ve korumalarını orada bırakıp , yola tek başına koyuldu.Bilgenin olduğu yere vardığında onu, yaşadığı kovuğun önüne çiçek tarhları kazarken gördü.

”Ey bilge kişi size birkaç önemli konuda danışmaya geldim” dedi.”Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla gereksinim duyduğum , dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgi göstermem gereken kişiler kimdir?En önemli ve her şey den önce gelen en önemli sorum ise şu:Kendimi vermem gereken işler nelerdir?”

Bilge, büyük bir dikkatle kralı dinledi, fakat bir yanıt vermedi. Döndü yapmakta olduğu işini sürdürdü. ”Yoruldunuz” dedi kral.”Küreği bana verin de siz biraz dinlenin .”Bilge kişi ”Sağ olun” dedi ve küreği krala verdi , yere oturup dinlenmeye başladı . Kral iki tarh kazdıktan sonra soruları yineledi.

Bilge kişi ona yanıt vermek yerine ayağa kalktı , elini küreğe uzattı ve ” Siz biraz dinlenin , bir parçada ben çalışayım”dedi.Fakat kral küreği ona vermedi, tarh kazmayı sürdürdü .Saatler birbirini kovalıyor , güneş yavaş yavaş ağaçların ardından batmaya başlıyordu .Sonunda kazmayı toprağa saplayıp, bilge döndü:”

Ey bilge kişi , senin yanına sorularıma bir yanıt bulmak için geldim ”dedi.”Eğer yanıt vermeyeceksen , söyle de evime döneyim.” Bilge kişi gözlerini uzaklara dikti .

”Bak bir adam koşarak buraya geliyor” dedi .”Bakalım kimmiş ne istiyormuş…” Kral arkasını döndüğünde .bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü.Adamın karnına bastırdığı ellerinin altında kan sızıyordu.Kralın yanına ulaşınca , kendinden geçercesine inledi , sonrada bayılıp yere düştü. Kral ve bilge kişi hemen adamın üstündeki elbiseler çıkardılar.Karnında büyük bir yara vardı .Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı , mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı ,kanı durdurdu. Adam bir süre sonra kendisine içecek bir şey istedi . Kral dereden taze su getirdi ,verdi .

Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu.Kral , bilge kişinin yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatırdı.Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.Kral koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğin dibine çöktü ve orada uyuya kaldı ; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti .Sabah uyanınca ,yatakta uyanmış canlı gözlerle dikkatle kendine bakan yabancının kim olduğunu anımsamaya çalıştı. Kralın uyandığını gören adam, zayıf bir sesle

”Beni affedin ”dedi krala. Kral ”Sizi tanımıyorum , üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki”dedi ama adam konuşmasını kesmedi:”Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum ”dedi .”Ben kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım.Tek başına bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim .Ama akşam olduğu halde dönmediniz .Ben de pusuya yattığım yerden çıkıp, sizi aramaya koyulduğumda . korumalarınıza yakalandım .Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler .Ellerinden kurtuldum ama ,yaralıydım;yaram dam kan akıyordu .Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim , fakat siz benim yaşamımı kurtardınız .Eğer yaşarsam , şimdiden sonra en sadık köleniz olarak size hizmet edeceğim ve oğullarına da aynı şeyi yapmalarını emredeceğim.

Kral düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu .Onu yalnızca affetmekle kalmadı , uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini de yaptıracağını söyledi .Ayrıca el konulan tüm mallarının geri verileceğini de bildirdi.Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıktı ve orada yine çiçek tarhı kazan bilgeden, sorularına yanıt vermesini bir kez daha istedi.

”Siz , beklediğiniz yanıtı çoktan aldınız ”dedi bilge ve şöyle sürdürdü sözlerini ”Dün eğer benim güçsüzlüğüme acımayıp şu tarhları kazmasaydınız , buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız.

Yani dün sizin sizin için en önemli an , tarhları kazdığın andı .Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş bana iyilik yapmaktı .Daha sonra yaralı adam koşarak geldi yanımıza .Sizin için en önemli an, onunla ilgilendiğiniz andı .Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız o adam sizinle barışmadan ölecekti .Dolayısıyla o zaman sizin için en önemli kişi oydu .Ve yine o zaman en önemli işiniz de , onun için yaptıklarınızdı .”Bilge bunları söyledikten sonra krala bir öğüt verdi:

 Sizin için en önemli anın ,içinde bulunduğunuz an olduğunu hiç bir zaman unutmayın. Çünkü yalnızca o an elimizde bir şey gelebilir. Sizin için en önemli kişi ise , o an birlikte olduğunuz kişidir. Çünkü hiç kimseyle , bir başka kişiyle bir daha görüşüp görüşemeyeceğini bilemez . Ve sizin için en önemli iş ise iyilik yapmaktır .

Çünkü kişinin bu dünyaya gelmesinin tek nedeni budur.”

18/8/2007

Hayatın Eşyaları...

Hayatın Eşyaları...

Ne vakit birisi hayata kırgın baksa,ayağı acılara takılıp sendelese;uğraşa didine parçalarını bir araya topladığı gururu,sevinci ve yaşama ışığı zedelenir. Kalbi,değerli bir çini vazo gibi bin parçaya ayrılır…
Kum saatine dolan zaman geçse de bazen yaralar kapanmıyor. Büyük umutlar büyük yıkımları getiriyor önümüze. Bekleyişler nafile oldu mu istekler yaşlanıyor.

Aslında yüreğimiz bir masayı andırıyor. Üstüne yüklenenleri taşıyan,tahammülkâr bir masayı. Dört ayağı farklı duygulardan örülmüş. Birin ayak yaşanmışlar diğeri umutlar üçüncü istekler ve sonuncu hisler. Bu ayakların taşıdığı masa ezilmiş,horlanmış,kâh kırılıp kâh sevinmiş ama nihayetinde yalnız kalmış bir kalp oluyor.


Bunları gördükçe diyorum ki keşke hayatın da eşyaları olsa tıpkı içinde yaşadığımız evler gibi. İnsanın kırılmışlıklarını ve kırışıklıklarını aniden düzeltebilecek bir ütüsü mesela. Yaşlılığın izlerini hem yüzlerden hem kalplerden hem de hafızadan silebilecek bir icat.

Konforlu bir koltuğa oturur gibi rahatça otursaydık hayatın önümüze koyduğu taşların üzerine. Altımıza alabilseydik sıkıntıları. İstemediğimiz sürece gün yüzüne çıkmalarına izin vermeseydik.

En çok da lambaları olsaydı hayatın. Her köşe ışıklı her köşe aydınlık ,karanlığı görmeseydi gözümüz. Hiç düşünmeden istediğimiz yöne çevirebilseydik rotamızı. Bizi sonunda bir umudun bir ışığın beklediğini öylesine rahat bilebilseydik.

Görmek istemediklerimizi, zor zamanlarımızı ve bizi kırmak için ısrar edenleri hiç aldırmaksızın hayatın çekmecelerine tıkıştırıverseydik.

Hayatın bir de sobası olmalıydı. Merhameti,acımayı insafı unutmuş kalpleri ısıtmak için kullanılan,gönül güzelliğini bir kenara atmış kalplerin kapılarını gevşetip açacak sımsıcak bir soba.

Işıklı vitrinleri unutmadım. Sevinçlerimizi,sevdiklerimizi,umutlarımızı her daim göz önünde tutabileceğimiz pırıltılı vitrinler hayatın önemli eşyalarından bir tanesi.

Ve derbederler,ayaklar altında olmak için ısrarı abartanlar. Sizleri için düşünülmüş en güzel şey. Ayna!Halinizi sefilliğinizi görmeniz için icat edilmiş bir mucize. Size sizden başkası el katamayacağı için görünüşünüzün içler acılığını anlamanız üzere tasarlanmış harika şey.

Yükselenler ve yükselmek için didinenler. Merdivenler de size hizmet için var. Yükselmenin sınırı yok sizin için. Gök yüzünün en güzide katlarıyla buluşmanız için yapılan çelikten merdivenler. İşte buyurun…

Hayat! Tıpkı bir düşman gibisin yada sıkı bir rakip gibi. Sana karşı daha güçlü savaşmamız için bizi sürekli kışkırtıyorsun. Üzüyorsun,kırıyorsun,acıtıyorsun yaralıyorsun. Bunları seninle başa çıkmamız için yapıyorsun. Heveslerimizi kursaklarımızda bırakarak bizi bir boğa gibi solutuyorsun. Biz de seninle başedebilmek için eşyalar düşünmek zorunda kalıyoruz…

17/8/2007

Sedef Çiçeği...


Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı...

Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu.

Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına: "Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?"

Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:

"Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda...

Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu...

Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmıs 50 yılın ardından?

Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu...

Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...

50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.

Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye...

İyi gelirmiş derlerdi...

50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım...

Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim.

Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim yaşlı adama dönerek:

"Diyeceğin birşey var mı, baba?" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.

Tane tane konuştu: "Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi.

Hekimi pek dinlemedi bizim hatun...

Lafım geçmedi...

O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu.

Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer", dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki..." dedi adam.

O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle.

"Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım.

Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi...

Suçlandım...Sesimi çıkartamadım..."

O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu.

Alıntı


HAYAL GIBI