« Önceki | Sonraki »

13/10/2009

İyi ki doğdun Seda :))




Seda, benim ufaklık :) 16 yaşında kendileri...
Hepimize hayırlı evlatlar yetiştirebilmek nasip olsun, henüz evlenmemiş ya da çocuk sahibi olmamış olan arkadaşlarımıza da dilerim, bu vesileyle...
Lise 3. sınıf öğrencisi. Hakkında yazmayacağım, belki bir gün anlatırım ondan bir şeyler...
Haftanın 6 günü yüzme, iki günü Anadolu yakasında program, annem, oğlum, kızlarım...
Yetişemiyorum, kolay teslim bayrağı çekmem ama, beni hoş görün.Ancak yazdıklarınızı okuyabiliyorum.
Çok sevgiler herbirinize, ayrı ayrı...
Hatice/Hayat

http://hayateylul.blogspot.com/2008/09/burlar-anlar.html


!2-13 yaşındayken yazmış olduğu hikâyeyi, blogumda ilk kez yayınlıyorum, virgülüne dokunmadan...
Yazan: Betül Seda ....

!2-13 yaşındayken yazmış olduğu hikâyeyi, blogumda ilk kez yayınlıyorum, virgülüne dokunmadan...
Yazan: Betül Seda ....

---Aloisa! Çabuk buraya gel!

Kulaklıklarını son anda kulaklarından atıp bu sözleri duyabilmiş olan Aloisa, ağır ağır yatağından doğruldu. Annesini bağırttıktan sonra hiçbir şeyi ağırdan almaması, hatta o son kelimesini söylediği anda orada olması gerektiğini 14 yıl onunla yaşayarak öğrenmiş olmasına rağmen bu sefer umursamıyordu. Bu sefer ve bundan sonraki seferler umursamayacaktı. Ne bu evde, ne de çevresinde onu ilgilendiren bir şey yoktu.

Acı vericiydi, çevresindeki kimse kendisini anlamıyordu, "en yakın arkadaşım" dediği arkadaşları bile onu anlıyormuş gibi davranıyordu-ya da anladıklarını düşünüyorlardı- ama ne olduğu hakkında en ufak bir fikirlerinin bile olmadığı gözlerinin içinden okunuyordu. Gözlerinin içini okuyamadığı hâlde onu anlayabildiğini bildiği tek arkadaşı Shannon'u görmek istemişti çok kez, insanların "koşullar" adı altında topladığı saçmasapan engeller bütünü olmasaydı görecekti belki de, ama o daha küçüktü. Kendi başına şehirlerarası yolculuk yapamayacak kadar, kendi başına çıkıp bir tur atamayacak kadar, kendi başına kararlarını veremeyecek kadar, kendi başına ölüm kararını alamayacak kadar… Düşündükçe içi fokurduyordu, Shannon'la tanıştığı yerdeki –yani internetteki- herkesin yalan olduğunu söyleyen ablasından, sürekli kavga eden ebeveynlerinden ve hiçbir şey yapamayacağını bildiği için kendinden nefret ediyordu. Buradan kurtulacaktı, belki de kurtulamayacaktı, belki kurtulamayacağını bir gün anlayacaktı ama şimdilik buradan kurtulacağına inanmak daha doğru geliyordu.

Düşünceler hızla kafasından geçerken annesi çağırdığında durdurmaya çalıştığı gözyaşlarının yine son hızla gelmeye başladığını farketti. Artık anormal gelmiyordu. Birden gözyaşlarına boğuluyordu ya da çılgınca ağlama isteği doğuyordu. Etrafındakiler bunu da anlamıyordu, hoş kendisi de anlamıyordu ya, yine de bunun nasıl bir his olduğunu kendisinden başka sadece Shannon biliyordu. Yine bir öfke seline kapılmak üzereyken bir ses onu düşüncelerinden –en azından bir süreliğine- koparttı.

---ALOISA!

Yatağından kalkıp terliklerini giyinmeye çalıştı, dengesini bulamayıp şiddetle yatağına düştü. Yattığı için dağılmış olan saçlarını geriye attı ve gözlerini ovuşturarak yarı-karanlık odasında doğru düzgün görmek için çabaladı. Daha akşam olmamıştı, annesi onu akşam yemeğine çağırıyor olamazdı. Bunun dışında bir şey için onu çağırmazdı... Tabii bir şey istemiyorsa. Hıçkırdı, gözlerini sildi.

---Y..ne..-sesi çıkmıyordu, boğazını temizleyip tekrar denedi- Yine ne var?

Dedi bezgin bir sesle, annesi ve onun saçmalıklarından bıkmıştı. Aşağıya inince ne gibi bir muamele göreceği umrunda bile değildi. Evet, hiçbir şeyi umursamamak en kolayıydı, ruhunun aldığı darbelerden korunabilmesi için en kolayı.

—Aşağıya gel.

Sinirliydi bunu söyleyen ses, o yine aldırmadı. Her zaman sinirliydi, en tatlı hâlinin altında bile ince bir kinaye yatardı. Evet, ablasıydı o. Gözyaşlarına ve sinirine hâkim olmaya çalışarak zar zor ayağa kalkabildi ve yavaşça merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Midesi korkunç derecede bulanıyordu ve ciddi bir konuşma kaldırabilecek durumda değildi. Aşağı indi, koridoru aştı ve mutfağa geçti. Oradalardı ve her zamanki gibi oldukça ciddilerdi. Bir an içinden "Hey, c'mon! Biraz gülümseyin!" demek geçti-bu saçma düşünceyi kafasından geçtiği an sildi. Emindi ki ailesi yine tamamen saçma bir tarafından alıp, "c'mon" demesini yabancı özentiliğine yoracaktı ve bu onun hiç istemediği şeyler listesinde başta gelenlerdendi. Annesi eliyle oturmasını işaret etti. Söze ablası başladı.

---İki saattir sana sesleniyoruz, yukarıda ne halt yiyorsun yine öyle? Doğumgününde neden şuna mp3 çalar aldın anlamıyorum anne, bir saniye olsun kulaklarından çıkarttığı yok!

Devam edecekmiş gibi gözüküyordu fakat annesinin bakışlarını görünce sustu. İkisinin bakışmalarından söyleyecekleri şeylerden kendilerinin de pek memnun olmadığını görebiliyordu. Ablasının gözlerine dikkatli baktı, altlarında torbalar mı oluşmuştu? İçeri girdiğinden beri ilk defa meraklanmıştı. Annesi rahatsız bir gülümsemeyle –ki bu şimdiye kadar hiç görmediği bir şeydi- ona bakıyordu. Sabırsızlandığını belirtircesine kaşlarını kaldırıp ayağıyla yerde ritim tutmaya başladı. Annesi ağzını açtı, herhangi bir şey söyleyemedi.

Vay canına, cidden önemli bir şey olmalı…

Diye geçirdi içinden Aloisa, annesinin daha önce bir şeyi ona söylemekten sakındığını hiç görmemişti-ağabeyinin ölümü dışında. Düşününce gözleri büyüdü, bu gerçekten de kötü bir haber olmalıydı. Sonunda annesi umursamaz bir sesle söyledi.

---Boşanıyoruz. Babanla ben. Davayı açtık.

'Üç cümle,' diye geçirecekti daha sonra içinden Aloisa, 'yalnızca üç cümle her şeyi değiştirdi. Benim için olmayan her şeyi.' Şimdiyse düşünme yetisini kısa süreliğine kaybetmiş gibiydi. Bayılmayacaktı ya da ona benzer herhangi bir şey olmayacaktı. Bunu zaten bekliyordu. Sadece söylendiği an düşünceleriyle uyuşmuyordu. O zamanlarda daha büyük ve daha güçlü bir Aloisa olacağını düşünüyordu. İçi burkuldu, ne kadar da aptaldı! Hiçbir zaman daha büyük ve daha güçlü olmamıştı ve olmayacaktı. Artık hayallerin gerçekleşmediğini anlayabiliyordu. Artık birçok şeyi anlayabiliyordu. Gözlerine yaşların dolmaması için uğraştı, ağzını açarsa yaşlar boşanacaktı. Yutkundu ve gözyaşlarını geriye itti. Annesi daha fazla duramayacak gibi görünüyordu. Mutfaktan çıktı, bir saniye sonra merdivenlerden yukarı çıktığını belirten sesler geldi. Aloisa parmaklarına bakıyordu. Kendini bildi bileli sol tarafında hafif bir şişkinlik olan serçe parmağına, hep uzun olmasını dilediği parmaklarına. Ablası sessizce oturuyordu. Salondan bir anahtarın şıkırtıları geldi.

Babam evde.

Diye geçirdi içinden. Az sonra ev kapısının üzerindeki saçmasapan süsün şıkırdamasıyla kapının açıldığını anladı. Babası gidiyordu. Terkediyordu. Lanet olasıca gözyaşları gözlerini sulandırdı. Mutfak masasına bir damla düştü. Ablası ona baktı, baktı… Sonunda bir şey söyleyecek gibi olmuştu.

---Yatıştırıcı sandığın sözlerine ihtiyacım yok.

Dedi boğuk bir sesle ve yavaşça ayağa kalkıp -başı şimdi daha da fazla dönüyordu- mutfağı terketti. Olabildiğince sessiz bir şekilde merdivenleri çıktı. Annesinin odasının ışığı yanıyordu. Onun ne yapmakta olduğunu merak etti Aloisa, acaba ağlıyor olabilir miydi? İçinde dev bir yaratığın kıpırdanması derecesinde bir acıma duygusu uyandı, öfkesi hemen acıma duygusunu yok etmeye girişti. Başarılı olmuştu da. Yavaşça odasına girdi, kapısını kilitledi ve yatağına yattı. Bir süre hareketsiz durdu, beyni bomboştu. Şarkılar yankılanıyordu, sadece şarkılar yankılanıyordu. Yastığının sırılsıklam olmuş yüzü ensesini soğutuyordu ama bunun verdiği rahatsızlığı duyamayacak kadar hissizleşmişti. Hislerinin geri gelmesini de istemiyordu. Orada yatarken bedeninden kopmak, daha fazla yaşamamak, bu acıyı daha fazla iliklerinde hissetmemekti tek istediği…

Ani bir hareketle yatağından kalktı, mp3 çalarını yatağının üstünden alıp komodininin üzerine koydu. Yatağı bazalıydı, ilk başta bunun gereksiz olduğunu düşünmüştü ama evi gereksiz ıvırzıvırlarla dolduran annesi burayı da tıkabasa doldurmuştu ve günlüğünü saklamak için ideal bir yerdi. Bazayı açmak için kolu tuttu, yukarı doğru çekmek için uğraştı ama kolları boşalmıştı. Ağlaması daha da şiddetlendi. Öfkesi yine devreye girmişti, kolu şiddetle çekti. İtiraz eden bir gıcırtıyla yukarı kalktı yatağı tutan tahtalar. Dizlerinin üzerine çöktü ve diplere sakladığı günlüğünü aramaya başladı. Az sonra buldu, yatağını aşağı indirdi. Günlüğü ve mp3 çalarını alıp çalışma masasının başına geçti. Kulaklıkları taktı ve en son kaldığı parçayı başlattı-hep ilk ve hep son olan şarkı, Rette Mich'ti bu. Günlüğünün kilidini titreyen elleriyle açmaya çalıştı, beceremeyince anahtarları masanın üstüne attı ve masaya kapanıp ağlamaya başladı. Kimseyi, hiçbir şeyi umursamamak için o kadar uğraşmıştı ki! Tüm uğraşları birden bire sıfırlanmıştı, çabaları sonuçsuzdu. Her yol, mutlak bir mutsuzlukla sonuçlanıyordu.

Mantığı, öfkeyle yaptığı savaşta hâkimiyeti kazanmaya başlamıştı. Kafasını kaldırdı, içini çekip günlüğünün kilidini açtı. Günlüğü kutusundan çıkarttı. Babasının on ikinci yaş gününde ona verdiği hediyeydi bu. Rastgele bir sayfayı açtı. Altı ay öncesinin tarihini atmıştı.

"...şu an yine kavga ediyorlar. Seslerini duyabiliyorum. Annem yine bir şeyleri kırıp geçiriyor. Sanırım buna alışıyorum artık. Yani, mutlu aile tablosunu aramayı bıraktım. Mutlu aile denilen şeyi göremeyeceğim, görmeye de ihtiyaç duymuyorum. İntihar etmeyi de düşünmüyorum artık. Abimin ölümünden sonra çok şey değişti. Dünyanın intihar edilmeye değmeyecek bir yer olduğunu anladım. Hayatınsa kendine acı çektirmeyecek kadar kısa olduğunu. Onlar kavga etsinler. Kavga etsinler ama benden kulaklıklarımı kulağımdan çıkarmamı istemesinler. Bunu isteme nedenlerini anlayamıyorum zaten, birbirlerine bağırmaktan benim yaptığım ya da dediğim hiçbir şeyle meşgul olmuyorlar…

Her neyse, dediğim gibi, bu üzüntüden kurtulmanın herhangi bir yolu yok. Onunla yaşamayı öğrenmem gerekiyor. Okul, aile, dersler, ödevler, hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Sorumluluğum olduğunu söyledikleri hiçbir şey beni ilgilendirmiyor. Bunu anlamıyorlar. Anlamayacaklar. Bunları yapmak zorunda kalacağım her zaman, her zaman. Bıksam da, her zaman gözyaşlarımı içime akıtmaya çalışmaktan yorulmuş olsam da umurlarında değil. Keşke benim de umurumda olmasaydı. Keşke benim de normal bir hayatım olsaydı. Keşke ben de arkadaşlarımınki kadar sorunsuz bir hayata sahip olabilseydim.

Keşke ben de sadece saçımın modeli ve kıyafetlerimin uyumunu dert edebilseydim."

İçinde bir şeyler büyüyordu. Sayfaları çevirdi. Diğer birçok sayfa gibi yazıların dağılmış olduğu bir sayfa buldu. 3 hafta önce yazmıştı.

"Beni çok fazla kırdılar. Hayat, arkadaşlarım, ailem ve çevremdeki diğer herkes beni kırdı. Taşıyamayacağım kadar yük yüklediler. Önceki sayfaları karıştırıyorum da…değişen bir şeyler var. Bu günlüğe ilk yazdığım zamanlar umutluymuşum. Şimdiyse hayattan bezdim. İntihar etmeyeceğim, hayır… Hiçbir zaman aklımdan geçirmediğim ve hiçbir zaman aklımdan geçirmeyeceğim bir şey bu. Saçma bir şey. Çevremdeki herkesin canı cehenneme. Artık onları umursamak istemiyorum. Artık kimse için ağlamak ya da kırılmak istemiyorum. Annemle babamın kavgalarını, ablamın ders konusunda baskılarını, sınıftaki salakların benimle dalga geçmesini, hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi umursamayacağım. Sanırım yaşamamın tek yolu bu. Bir gün olsun ağlamadan yaşamamın.

Az önce ablam odaya girdi ve yorganı kafama örttüm. Uyuyakaldığımı düşünmüş olmalı. Acaba bir gün uyusam ve bir daha uyanmasam üzülürler miydi? Yoksa tüm üzüntüleri yalanmış gibi mi gelirdi benim gibi insanlara, abimin ölümünde olduğu gibi? Aloisa'nın –varlığını unuttukları bireyin- yokluğunu hissederler miydi?

Muhakkak ki hissederlerdi. Sürekli bilmedikleri nedenlerden dolayı ağlayan bir kızın yokluğunu hisseder, yokluğuna sevinirlerdi. Belki bir süre üzülmüş numarası yapar, sonra da 'kaderde varmış' deyip umursamazlıklarını boyun eğmişlikle maskelemeye çalışırlardı. Bilmiyorlar ki bu maske, insanların gözüne o kadar yapmacık gözükürdü ki…

Onların gözünde yoksam onlar da benim gözümde olmamalı. Bunun için uğraşacağım. Bunun için gerçekten uğraşacağım. Belki huzur denilen kavrama ulaşırım… Ona ulaştığımı düşünüp mutlu olurum belki de… Her nasıl olursa olsun, artık umursamayacağım."

Üç haftadan beri yazmıyordu. Üç haftadır ruh gibi geziniyordu, beden olarak okulda ve evdeydi, ama ruhu uzaklarda bir yerdeydi. Bilmediği bir yerlerde. Geri gelmesini istemiyordu. Ruhu uzaktayken de acıyı hissedebiliyordu ama yakındayken duyduğu acının yanında hiçbir şeydi bu. Fakat ruhu geri gelmişti.

Sayfayı çevirdi, kalemlikten kalemini aldı ve yazmaya başladı.

"Boşanıyorlar. Sonunda onların o saçmasapan bağırtılarını duymayacağım. Annem bir şeyleri kırıp döktüğünde, kırılan şeylerin sesleri kalbime batmayacak. Kalbime battığı için kendimi de suçlamayacağım. Umursamamazlık konusunda aldığım kararı bir türlü uygulayamadığım için kendime kızmayacağım.

'Boşanıyoruz. Babanla ben. Davayı açtık.' dedi annem.

Üç cümle. Yalnızca üç cümle her şeyi değiştirdi. Benim için olmayan her şeyi.

Boşanmaları beni üzmüyor aslında, daha derinlerde bilmediğim bir neden var. Belki hiçbir zaman tam mutlu olamadığım için içten içe isyan ediyorumdur hayatıma. Belki sevmediğim diğer kızların hayatlarına imrendiğim için nefret ediyorumdur kendimden. Belki beni bunları yazmaya zorladıkları için ailemden nefret ediyorumdur, kim bilir? Nedeni önemli değil, sonuç önemli.

Hiçbir şeyi umursamama kararımı aldığım zaman ruhumun uzaklarda bir yere gittiğini düşünüyordum. Gerçekten de gitmişti.

Sanırım geri geldi."

Daha fazla yazamayacaktı. Kalemi bıraktı. Günlüğü kaldırmaya davrandı ancak durdu. Umrunda mıydı artık insanlardan kendini gizlemek? Kimseden herhangi bir gizlisi, bir saklısı var mıydı? Onu bu hâle getirenlerin kendilerini suçlu hissetmesi gerekmiyor muydu? Çevresinin kendisiyle alay etmesinden mi korkuyordu?

Aklına Shannon geldi birden. Cep telefonunu aldı ve "Mesaj Oluştur"a bastı. On üç karakter yazdı ve mesajı Shannon'a attı.

"Boşanıyorlar."

Önceki zamanlarda olduğu gibi onu anlayacaktı Shannon, tek kelime onun için de her şeyi ifade etmek için yeterliydi. Onun da annesi ve babası boşanmıştı. Boşanmasalar bile anlardı. Shannon onu her zaman anlardı. Yatağına uzandı. Rette Mich tekrar tekrar çalıyordu. Uyuyup bir daha uyanmamayı diledi. O kadar yorgun hissediyordu ki…

************

O sabah da uyandı çalar saatinin sesine. Okulu vardı, ödevlerini yapmamıştı. Annesi ona kızacaktı. Ablası daha fazla kızacaktı. Telefonuna baktı, Shannon'dan mesaj vardı.

"Seni bu sefer ve bundan sonraki seferler avutamayacağım Aloisa. Biliyorum bunu yapmamı hiçbir zaman istemedin. Dayanamadığımı biliyordun. Yine de dayanmamı istiyordun, benden beklemiyordun, bu gücün bana verilmesini istiyordun. Dayanmamı istedin, dayanmaya zorlamadın. Bunun için minnettarım ve sana büyük bir özür borcum var…çünkü savaşı bırakıyorum. Kendine iyi bak, gerçek dostum."

Biliyordu, bunun olacağını biliyordu Aloisa. Yine de inanmak istememişti. Telefonunu yavaşça yere bıraktı. Bu sabah okula hazırlanmayacaktı. Gitmeyecekti. Bu sabah hazırlanıp evden çıkacak ve yürüyecekti. Başka ne yapabileceğini bilmiyordu. Hazırlandı ve çıktı.

Geri dönmedi.

***

Şükürler olsun ki olağanüstü güzel üç evlâdımız var, iki cihanda güzel olmaları dileğiyle...

Sevgiler...

Hayat/Hatice

11/10/2009

Günlüğümden...4



İlk Üç Bölüm Linkleri



22.Ekim.2008 İstanbul

Birbiriyle bağlantılı iki yazı, kahvaltı sonrası kanununu alıp gelse.. dediğimiz arkadaşımız E... den de kısaca söz eden..Yeri geldikçe tanıyacaksınız onu da sanırım.. : )
Bunlar değil aslında yazmak istediklerim, yine ödevimi : )) yapamadım, hazır yazılarımı yayınlıyorum, bu arada konu genişlerken dağılıyor da, hem iyi hem iyi olmayan yanları var yani...
E.... , üçlü fasıl grubumuzun aslarından.. İyi ud ve kanun çalar, çok yönlüdür.
Yengeç burcu, oldukça duygusal ama aynı zamanda prensip sahibi, programlı bir insan..İyi ev sahibesi..
Müzik konusunda çok fazlaca ortak yönümüz var, bayağı benzeşir zevklerimiz.
Herkesle de paylaşmam zaten, aynı dili konuşmasını tercih ederim ya da yalnız dinlemeyi seçerim. Tercihlere saygı duymalı değil mi, herkesin aynı şeyleri hissetmesini bekleyemeyiz. : )
K... hanım ve E... ile, E...' nin davetlisi olduğumuz, mum ışığıyla (çeşit çeşit) aydınlatılmış bir ortamda müzik dinleyip çay sohbetinde bulunduğumuz bir akşam var unutamadıklarımın arasında.. o akşamın tadı da damağımızda kalmıştır hepimizin...

Bu akşam da Can dostumla konuştum belki bir saat, o bıraktı ben aradım.Öylesine tatlı bir sohbetti ki, hâlâ uçuyorum, tebessüm eksilmiyor yüzümden durduk yerde bile, şükür...
Çok eğlenceliydi ama yaaa...
Yazmam gerek unutmadan, bakalım yayınlamaya ne zaman sıra gelir.
Tadı kaçıyor böyle gecikince.. : (
Sevgimle... Hayat
***
Güne Dair... 27.Mayıs.07/Pazar
Boş kaldıkça okuyorum, öyle zamanlarım oluyor ki tek kelime okumak da yazmak da istemiyorum.
Çelişki gibi mi görünüyor, sanırım evet.. işin aslı şu ki pozitif enerjimi yenilemem gerekiyor.
Evet arkadaşlar, sonuçta ne kadar olumlu bakmaya çalışsam da ben de bu gezegendenim, kısaca sıradan biriyim, belki biraz ekstra özelliklerim var olabilir, belki yaşadıklarım ve gözlemlediklerimden, okuduklarımdan dersler çıkarmayı az- çok bilebilmişimdir o kadar..!
Çağımızın vebası mı desem bilemiyorum, insanları yıpratttığını gördüğüm bir dert: 'YALNIZLIK...!!!'
Hangi sorunun kaynağına inmeye kalksam karşıma çıkan baş sorumlulardan birisi, belki ilki..???
Teknoloji, rahat, konfor, daha iyi yaşam standartları, hırslarımız, bitmek bilmeyen arzularımız..daha..daha..
Sonuç:
Giderek bireyselleşen, yalnızlaşan, doğasıyla inatlaşıp ihanet eden ve bedelini de fazlasıyla ödemek zorunda kalan insanoğlu..SEVGİSİZLİK..İLGİSİZLİK..BİREYSELLİK..BÖLÜNME- DAĞILMA- PARÇALANMALAR..
İstekler mi, genelde aynı:
İNSANOĞLU, EN SON NOKTADA, GENELDE BAŞKA HIRSLARI, TUTKULARI ADINA VAZGEÇTİĞİ, ÖNEMSEMEDİĞİ AMA NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNU GÖRDÜĞÜ RUH VE BEDEN SAĞLIĞINI, HUZURUNU ARIYOR.
BU KEZ BEDELİ YÜKSEK OLUYOR AMA..
Aslında bunlar değildi yazmak istediklerim, en azından şu anda değildi.
Güzel bir gün geçirdim şükür..
Bunu paylaşmak istiyordum sizlerle, size de yansıması dileği ve ümidiyle bu olumlu duyguların..

Hem de sıcağı sıcağına, şu andaki duygusallığımla.
Şehir dışına çıktık sevdiğim arkadaşlarımla, dağlara..düşünürken bile gülümsüyorum.Paylaşmanın tadı ne muhteşem...
Şehirde sıcak, bunaltılı bir hava varken orada soba yakmamız, dağlarda yankılanan rüzgârın sesi, çiçekler.. göz alabildiğine yeşillik ve çiçekler...Dönüşte su aldığımız kaynak...belki sıradan, gündelik bir sohbet, ard niyetsiz paylaşma eşliğinde yapılan...
En hoş tarafı da plânlı- programlı olmaması, olayların gelişimine göre anlık bir kararla kendimizi yollarda bulmamız.
Dönüşte dayanamayıp çiçek topladık bir arkadaşla. İki araba ile gittik. Benim arabada üç kişiydik.Arabayı kenara çekip dışarı adım attığım andan itibaren her tarafı kaplamış olan yoğun, biraz baygın çiçek kokusu, yine çocuklaşan, çocuksulaşan ben, günü hatırlatan bir demet çiçek...Sizlere ulaşsın güzellikleri, yanınızda hissedin kokularını...
HER GÜN YENİ BİR BAŞLANGIÇTIR DERKEN..ÇOOKKK GÜZEL DİLEKLERİMLE, SEVGİLERİMLE...

P.tesi 27/ Mayıs / 07

'sevgili hayateylül, gönderdiğin linkteki yazıları okudum herzamanki gibi ibretlik ve güzeldi. sonrada arkadaşlarınla dağlara gittiğinden bahsetmiştin ya yanlış söylemiyosam, işte o zaman ne kadar çok senin yanında olmak istediğimi farkettim.
zamanı geri çevirebilmeyi çok isterdim ama böyle bi şansım yokki
neysse geleceğe, daha iyiye, daha zor ve güzele selam olsun diyorum.'
demiş sevgili benseno...
Sevindim aslında, niye biliyor musun canım, yalnızlık senin seçimin olabilir ama bunun bir nedeni var, önemli ve geçerli bir nedeni diye düşündüm ya da bana öyle geldi.
Ruhlarımız şu veya bu şekilde yaralı, onlara yaklaşacak olanların ehil eller olmalarını istiyoruz, yeni kan kayıpları değil isteğimiz, şifâ sunabilecek güvenilir eller, güvenimizi kazanabilecek yürekler...
Geçmiş yanlışlıkların, incinmişliklerin tedirginliğindeyiz, hani 'sütten ağzı yanan, yoğurdu üflermiş..' misâli.. böyle hissettim, bilmem yanılıyor muyum?
Zamanı geri sarman gerekmez canım, bir gün yolun, diğer arkadaşlarıma da sesleniyorum, yolunuz buralara düşerse, özel şöförünüz, rehberiniz, ev sahibeniz olmaktan zevk duyarım, isteğiniz dağlar olsun, NEDEN OLMASIN??
En çok üzüldüğüm şeyse çok şeyler yapmak istediğim halde gücümün sınırlı olması, tanıdığım insanları unutamıyorum, onların neşesi neşem, üzüntüleri üzüntüm oluyor, kendimi yetersiz hissediyorum.
Suçluluk duyuyorum neredeyse, bu da olmamalı aslında, fazla duygusal olmamdan kaynaklanıyor.

Telefon çaldı az önce..
-bugün akşama yakın bir arkadaşıma (E....) gitmiştim, misafirleri vardı, dâvet etmişti.-
Arkadaşım teşekkür ediyor, annesi ve halasını gidecekleri yere bırakmıştım dönüşte.
Halası da ne gün görmüş bir teyzemiz, en son onu bıraktım, kahve içmeye dâvet etti. Öylesine ısrarlı bir dâvetti ki kıramadım, kahve değil ama dedim, iki satırlık dost muhabbetine her zaman açığım. : )
Sevimli bir ev, içimde güzel duygular çağrıştıran sâde bir bahçe içerisinde..
En çok beni çeken de arabayı yaklaştırdığım anda onu karşılayan yaşça genç bir komşuları, akrabasını, yakınını karşılarmışcasına..
Dikkat ederim ben böyle şeylere, hoşuma gider.
Ben hemen hatırlayamadım ama kuaförde karşılaşmışız bir kere, unutmamış.
Bahçede oturduk az, kızı da geldi yanımıza. Kısa ama içten bir sohbet oldu.
Kadıncağız bana bir hediye vermek için çırpınıyor sanki, ne gereği var ama zerafet bu yâ, kültürümüzde bu var bizim.
Bahçe meraklısı olduğum biliniyor ya, işte şu çiçekten var mı bahçenizde fln. birkaç çiçeği işaret ederek sordu, sarmaşık gülleri, gala çiçeği ( Calla lâtincesi ) vs..Var olduğunu söyledim, arkadaşa güller götürmüştüm bahçeden, o çiçekler bahçenizden miydi diye sorup, çok güzel olduklarını filân söyledi. Yine de bir kök gala çiçeği aldım oradan.
Onları da dâvet ettim.Hoş duygularla ayrıldım oradan. Çok ilginç bir gündü, yazım çok uzun oldu, devamını günlüğüme yazmaya çalışacağım, dinlediğim hayat hikâyeleri çok etkileyiciydi çünkü, yanımda kayıt cihazım olsaydı o yaşanmışlıkları satır satır aktarmak isterdim doğrusu..
İşte bunları özlüyoruz arkadaşlar, ruhumuzdaki özlemler ancak güzel paylaşımlarla cevap buluyor, gideriliyor.
Ben de hoşlandığım şeyleri size aktarmak istedim, hâlâ 'HOŞ' olaylar ve insanlar tanımak, hikâyesini dinlemek bile keyif veriyor bana, umarım bu uzun yazıyla sizleri çok yorup, bunaltmamışımdır.
Herkese çok sevgiler, sağlıklı, huzurlu nice güzel günler dilerim.

**
Yoruldum, daha sâkin kafa ile yazmak isterim bugünkü anlatılanları, bir iki alıntı ile bitireyim günlüğüme yazdıklarımı şimdilik...
**
..dedim ve yazık ki o güzelim gün de anlatılamadan tarih oldu. Olayları yeniden anlattırmam lazım ama, zor... Çok ilginç hayat hikâyeleri paylaşılmıştı o gün, ibretlik derler ya hani...

10/10/2009

Geçmiş zaman olur ki... (Günlüğümden-3. Bölüm)


"Karanlığın en koyu halini yaşamadan sabah olmuyor".

İlk İki bölüm linkleri

Bahçeye geçiyoruz bu duygulu karşılama faslından sonra..Salıncaktaki yerimi alıyorum.Resimlerimin epeyce büyük bir bölümünü yanlış bir komutla silmiştim geçenlerde (kendi bilgisayarımdaki)
Bu bilgisayarda da uygun bir resim yok ekleyebileceğim.. diyordum ki gmail imdada yetişti. Bu yaz gidişimde yine arkadaşımda geçirdim bir günümü, yaza ait yazılarım henüz yayınlanmadı.Bir kısmı ajandamda..Resimlerin bir bölümünü (yayla resimleri ve hb' den söz eden yazılarım) eklendi.Bu yaz çektiğim resimler, mekâna dair fikir verecektir. Her mevsim bambaşkadır o bahçe. Bu gidişimde olan çiçekleri görüntüleyebildim yalnızca..Açelya zamanı bambaşka bir görsellik sergilenir.Boşuna değil yarışmada aldığı birincilik.. : ))
Kahvaltı sonrası arkadaşıma 'Udunuzu alıp geliyorsunuz lütfen..' , dedim.
-Tamirde, diye cevapladı.
-Bağlamanız duruyor mu?
-Evet...
-O zaman bağlamanızı alıyorsunuz ve lütfen, yalnızca benim istediğim eserleri seslendiriyorsunuz.Bugün bana tâbîsiniz.. : )
-Olur...
-Aslında, E....' i de arasak, kanununu alıp gelse...
-Evde midir acaba, bir arayayım.

:-(
Yine bitmedi.. sürecek.....

8/10/2009

Sufi,Nilüfer (düş) ve Zehra' ya...

 

7 ekim çarşamba sohbeti cemalnur h 051 by hayateylul Hafta boyu nereye bastığımı gör-e-meden koşuşturdum.Şaka-maka, epeyce yorulmuşum.:) Sohbet çok kalabalık bir katılımcı grubu ile gerçekleşti aynı zamanda.. Her zamankinden daha bir yoğun, lezzetli... Sonrasında, sufi, Nilüfer ve Zehra'nın yorumlarını (yalnızca Cemalnur hanım' a yönelik kısımlarını) bir not defterinin sayfalarına kaydetmiş olduğum yazıları uzatıveriyorum kendisine.. Sürekli dışarıda gezinmekten ya da bağlantısı olmayan yerlerde olduğumdan (Çocuklar 3G ile bağlanıyorlar ama onlarlayken de internette olmayı doğru bulmuyorum.rahatsız olduklarını dile getiriyorlar zâten. :) Bu nedenle, yolda bir arkadaşımdan telefon aracılığıyla alıp, kaydediyorum yorumları ki duygular sahibine ulaşabilsin... Kendisiyle ilgili duyguları öğrenince gülümseyip, öpüyor kâğıtları...Buyrun arkadaşlar, muhatap sizlersiniz, yalnızca aracıyım. :))
Dünkü sohbet tadına doyum olamayacak kadar güzeldi. Bir sohbet bu kadar mı dolu dolu, her satırının altı çizilesi, yürekten katılınası olur? Yaklaşık 1 saatlik sohbeti 3-5 dakikalık bölümlere ayırdım.Ancak o şekilde yükleyebiliyorum. Zip programlarıyla yakından ilgilensem ne yapabilirim-e de bakmadım.Zannederim ses kaydediciyle kaydedip yayınlamak çok daha uygun olur. Çok vakit alıyor böyle.İstiyorum ki daha çok insan faydalanabilsin bu 'süzme' , 'katıksız' güzelliklerden... :) Kamerada kalan son vakti de Boğaz Köprüsü seyrine ayırınca, Radyo Alaturka' daki canlı yayına bağlanışımı kaydedemedim. :) Konuk, Zekâi Tunca idi. Beğenirim. Canlı yayında, 'trafikteyim, kimseler duymasın..' diyorum gülerek.. Spiker cavaplıyor: 'Hiç kimse duymaz efendim..' :)) İşte köprü trafiğinden bir kesit.. Hızlanmıyorum, dikkatim dağılmasın, kayıttayım diyerek... Yarın da Beylerbeyi'nde bir yemekli kermes var. Yine Cemalnur hanımların düzenlemiş olduğu.. Çok özlemiştim yaz ortasından bu yana.. Özlem giderme oldu bu ardı ardına görüşmeler, şükür... Sohbetten aktarabildiğim kadarını yayınlıyorum, devamı bakalım ne zaman gelir. Mutlaka izlesin, kaçırmasın, ilgilenenler... Çok güzel, önemli vurgular barındıran kayıtlar diye düşünüyorum. Sevgiler... Hatice/Hayat

6/10/2009

Cemalnur hanım sohbet...


Avrupa- Anadolu yakası arası koşuşturmacadayım. Oğlumun evinde bazı düzenlemeler yapmaya çalışıyorum. Nefes almaya vakit bulursam yazabilirim belki, zayıf ihtimal de olsa... :)) Sevgili sufi, selâmını orijinal haliyle iletmek isterim, umarım yarın kısmet olur. Sevdiğini belirten diğer arkadaşları da anmak isterim ama ben isimlerinizi bilmiyorum, sanal isimlerinizle anacağım mecburen. :) Ramazan'da umredeydiler Cemalnur hanım ve tanıyan bir kısım arkadaşlar. Bu defa işlerimi ayarlamak nasip olmadığından gidemedim, inşalllah yıl içindekine gitmek istiyorum. Berrak isimli arkadaşımız Medine' den bir tesbih getirmiş bana da, nasıl mutlu oldum. Çok teşekkürler sevgili Berrak.. :)) İçten sevgiler herkese... Hatice/Hayat

2/10/2009

Cemalnur hanım, Ülker (Meryem)

Cemalnur hanım, Ülker (Meryem) Cemalnur Hanımefendi'nin sohbetlerinden seçmeler LİNK Geçtiğimiz Çarşamba günü sabahın 8' inde yollardaydım. Mecidiyeköy otobüsünü kıl payı farkla kaçırınca, bir sonrakini 40 dakika beklemektense, metrobüs yönünde bir vasıta oldu tercihim... Metrobüs için genelde Şirinevler aktarmasını seçerim. Bu kez Yenibosna' da indim birilerinin aklına uyup...Buraya kadar sorun yok. :) Metrobüsün geçtiği yollar tanıdık değil, farklı duraklardan geçiyorum ve tâ Avcılar' a kadar uyanmıyorum. :( İnsanın basiretinin bağlanması böyle bir şey zannederim.Körleşiyorsunuz, fark etmiyor, uyanmıyorsunuz. Avcılar'dan Edirnekapı, oradan 34A ile Selâmiçeşme bağlantısı yapmak niyetiyle yola çıkıyorum. Yalnızca gülüyorum, şaka gibi ama değil, gerçeğin ta kendisi... Nigâr hanımı arıyorum, Cemalnur hanımın yakın çevresinden..Kermeslerde filan aktif rol alıyor. Fethi Paşa korusu' na çıkarken yolda karşılaşıp tanışmıştık onunla da, aynı kermese gidiyorduk. Hesapta yanımda araba var ama tepeye nasıl çıkılacağını bilmediğim için epey bir tırmanıyoruz neredeyse yolun yarısını...:) Anlatıyorum geç kalacağımı, oysa sabah erken yola çıkmışım ve uzaktan izlemek istemiyorum, çok özlemişim... Ben orada olsaydım, ayarlardım bir yer ama bugün yemekli kermes var, DSİ' deyim, kermes hazırlığında.Yapacak bir şey yok.. Peki , diyorum, normalde araya aracılar koymayı sevmem, 'O' ne yaşatırsa diye yola çıkmışken hele... Her işte bir hayır vardır derim hemen her zaman, elimden geldiğince... Henüz Mecidiyeköy' e gelmemişken Ülker'i arıyorum (Meryem olarak tanıtmışımdır yazılarımda) Meme ca, kemik metastazı oluştu ve tedavinin etkisiyle şükür, kayboldu. Ancak, arkadaşım üç haftada bir ilâç tedavisi görüyor. Kol çok şiş, lenf bezleri alındığı için hassas..Yormaması gerekiyor ve dahası... Günün çoğunu uykuda geçiriyor halsiz olduğundan. Telefonun açılmasından çok ümitli değilim, yalnızca Rabbim ne güzellikler çıkaracak karşıma duygusunda beklemedeyim. O kadar ard arda gecikmelerin bir anlamı olmalı... İşlerimi ona bıraktığımda yönlendirdiğini hissediyorum ve inanılmaz güzel geçiyor öylesi her günüm,şükürler olsun. :)) Telefon açılıyor.Selâm faslından sonra şöyle gelişiyor konuşmamız: -Canım, bugün Erenköy' de cemalnur hanımın sohbeti var, gelebilir misin?Sonra da kermes var, daha önce gittiğimiz yerde.. -Aslında gelebilirim sanırım. -Araban var mı? -Var. -Kullanabilir misin? -Yok, oraya cesaret edemem, yolu da bilmiyorum.Öğrenmem için, kendim direksiyonda olmalıyım.Çocuklar ya da eşim kullandığında sohbete dalıp, dikkati bırakıyorum. -Göktürk' e gelip seni alayım, ben kullanırım. -Zahmet olmasın sana? -Tamam, geliyorum. :) Mecidiyeköy' de inip, Göktürk aktarması yapıyorum. Metrobüsten indiğimde çingenelerden çiçek almayı da ihmal etmiyorum. Güzeller ve pembe karanfiller çok güzel kokuyor. Bu arada yola çıkalı 3 saat geçmiş, saat 11 olmuş bile. Oraya vardığımda arıyorum, kahvaltı yapıyormuş. Tamam, diyorum. Bir çay da ben içerim. Yine bir yığın kediler evin çitle çevrili kısmındalar.. İlk defa kedilerini ailelerin yanına vermeyi düşünüyor Ülker.. Memlekete gidecekler, 20 tane kediyi kime bıraksın?Emin ellerde olsun istiyor yavrular... 6-7 tane de ördek salınıyorlar arazide... :)) Bahçede birkaç resmimi çekiyor, yola çıkıyoruz. Gittiğimizde misafirler ve Cemalnur hanım yemekteler.. Yanına doğru ilerliyoruz, yemeği bırakıp kalkıyor, sarılıyoruz. Ayrı bir masaya servis açılıyor. Kameramın şarjı yok, priz bulup takıyorum, yanımda getirmişim gerekli aksamı... Canlı müzik var, gitarist bir genç, öğrenciydi konservatuarda hatırımda kaldığı kadarıyla.. Misafirler arasında da sesi güzel olanlar her zaman bulunuyor ve öyle böyle değil, cidden çok güzel sesler... Elif hanım diyorlar ki dinleyip siz karar verin sesin güzelliğine.. Ben cidden hayran kaldım, çok çok güzel... Kameram şarja takılıyken kayıt yapıyorum ve görüntüyü ayarlayamıyor, yalnızca sesle yetiniyorum. 202 MB lık bir kayıttı, yüklemede sorun yaşadım. Ses kaydedicisi ile anladım nasıl yapacağımı ama, yorgunum, çok geç oldu. Kızlarım hoşlanmıyorlar evde bilgisayar başında olmamdan, bir şey yazacaksam geceye bırakıyorum, bu da yazmaktan uzaklaştırıyor beni. Yaşayacak ya da yazacağım. İkisini paralel yürütmede zorlanıyorum onu ekle, arşiv tara.. derken dağılıyorum. :( Olduğu kadar artık... :) Yemek sonrası Elif hanımla tekrar karşılaşıyoruz. Emre bey ile kardeşlermiş ve Hz. Mevlânâ' nın doğum günü (30 Eylül) münasebetiyle iki ilâhi seslendirmiş. Geç geldiğimiz için kaçırmış olabileceğimizi söylüyoruz. Sesini çok beğendiğimizi söylüyor ve kayda aldığımı da belirtiyorum kendisine... Bir ara Cemalnur hanımla sarmaşdolaş görüyorum Ülker'i, nasıl hoş bir görüntü, nasıl içten!... Olmadı, bu sayılmaz, diyorum. Kameramı alıp geleyim, siz sakın kalkmayın!.. :)) Gülümseyerek 'tamam' diyor.

Az öncesinde de yanındakilere beni gösterip, arkadaşımı getirmemden çok hoşlandığını söylüyor. 'Sevgilim' diye de ekliyor benim için.. Daha önceki karşılaşmalarımızda da ben ona sevgilim demek için izin istemiştim. :)) Hayat ; güzel şey, zor şey, tuhaf şey!... :)) Daha yıl geçmedi üzerinden onu tanımak, telefonda sesini duymak için yanıp- tutuşmamın.. Allah c.c. dilerse öyle yakınlaştırıyor ki siz kendiniz bile şaşırıyorsunuz. Onların o sevimli hallerini kayda alıyorum. Sonradan kaydı dinlediğimde bakıyorum ki, sesimi kontrol edememişim. Çok yoğun bir duygu var sesimde, taşmış, şaşmış.. ne derseniz artık... Sesim ve diksiyonumu beğenirim oysa, olmamış sanki, kontrolümü yitirmişim. (Sanki kontrol eden benmişim gibi ne rahat söylüyorum.) :)) Rollerimizi oynuyoruz, sahne sırası geldikçe.. En büyük dileğim Rabb'in sevmesi, sevdiklerini bize, bizi sevdiklerine sevdirmesi ve bizleri sevindirmesi... Kitapların imzalanması sırasında, yanlış duymadım değil mi, siz az önce bana sevgilim mi demiştiniz? diye soruyor, 'evet' cevabını alınca bir daha söylemesini rica ediyorum.Gülümseyerek söylüyor ve 'siz de benim sevgilimsiniz.' diye ekliyorum. Sesim yine kontrolsüz, duygularımı frenleyemiyorum. :) Dahası var ama benden bu kadar arkadaşlar.. Cemalnur hanımın linklerini dinlemenizi öneririm, benim için yaşayan bir AŞK örneği o...AŞK' ın dile gelmiş hâli, hâllerinden biri... İstanbul' da yaşayıp tasavvufa ilgi duyan ve onu tanımayan varsa da üzülürüm. Hepinize sevgiler, esenlikte kal/alım/ınız. Hayat/Hatice Ülker' le ilgili linkler-1 Ülker link-2

17/9/2009

Doğum Günü'mde düşündüklerim...



" 'Hayat aynası'na gülümseyerek bakın.' derim hep,karşılığında gördüğünüz gülümseyen bir çehre olacaktır.Nasıl bakarsanız , öyle görürsünüz..
Hayır,Polyanna'cılık oynamıyorum!..
Belki evin en küçük çocuğu olduğumdan,ayrıca yaşımın üzerinde bir olgunluk ve sorumluluk bilinci taşıdığımdan, hayatımın her evresinde,hemen her alanda, çok büyük bir sevgi,ilgi ve onay yumağıyla kuşatıldım ben...Elimden geldiğince de karşılığını vermeye,bu ilgi ve güvene lâyık olmaya çabaladım.
Hayat dümdüz değil,sürekli gündüz de değil derim ben..Ancak ,unutmayalım ki karanlıklar aydınlığa,geceler sabaha kavuşmaya mahkûmdurlar!...Hatırlayalım mı, bakalım başka neler söylenmiş bu konuda:

Her yokuşun, var inişi
Elbet birgün güler kişi
Mutluluk bir sabır işi
Gönül sabreyle,sabreyle!..

Gün Eksilmesin Penceremden

Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
sonra bu kuş,bu bahçe,bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki:
-Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm,yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!

Cahit Sıtkı Tarancı


Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yasa gelince anlarmış.

Aynı Cahit Sıtkı üstad, böyle de demiş, " Otuzbeş Yaş" şiirinde, beni çok etkileyen dizelerinde...
Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir seyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Ataol Behramoğlu

"Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı "

Fazlasıyla katılıyorum bu dizelere..
Geçenlerde, belgesel türdeki bir programda altın cevherinin serüveni konu ediliyordu.Dışarıdan bakıldığında , sıradan kaya parçalarının "altın" a dönüşüm serüveni..
Unutmuş olduğum bir bilgi tazelendi bu sırada :
Cevher,açığa çıkma aşamasında SİYANÜR le muamele ediliyordu..
Kabul ediyorum ki, İNSANI DA OLGUNLAŞTIRAN,ÖZÜNDEKİ CEVHERİ AÇIĞA ÇIKARTAN, YAŞI DEĞİL,YAŞADIKLARIDIR.!!!
Öyleyse, yeri geldiğinde acılarımızı da yüreklice yaşayalım!.. "

...
demişim bir kaç yıl önce yazmış olduğum bir yazımda...

Bugün, doğum günüm ve diyorum ki ek olarak, kısaca:

"Bugün doğum günüm ve ben artı ve eksilerimle kendimi ve çevremdeki herkesi, âlemi seviyorum.Hatâlarımı hoşgörmeyi ve olabildiğince başkalarında da hatâ görmemeyi öğrenebilmek, herkesi olduğu şekliyle, Yaradan' dan ötürü sevmek!...48. yaşımda bu duyguları hissetmek...
Güzel bir yorum, paylaşayım istedim ancak 'Mâzi kalbimde yara olmamalı' Her şeye rağmen 'güzeldi' , güzellikler de barındırıyordu.

Link olarak 'Mâzi kalbimde bir yaradır' ı vermek istemiştim. Blogspot'un sıkıntısı nedeniyle biçimlendirme yapamadım.Yine de ekleyeyim.
Benim için dinlesin dileyen olursa...
Sevgiler...
Sevgiler..."

12/9/2009

12/9/2009

Güncel...Günlüğümden (Hülya, Canan)

Güncel...Günlüğümden (Hülya, Canan)

Bir süredir Meryem (Ülker) den ses yok.
Arıyorum, cevap yok, geri dönüş yok.
Acaba..lar dönüyor zihnimde, hasta mı, uyku halinde mi sürekli, İstanbul' da değil mi, tedavi mi görüyor?....
Bugün aradım yine.
-Bahçedeyiz komşularla, misafirlerim var akşama, komşularla imece usulü yemek hazırlıyoruz.. dedi.
Kedisi doğum yapacaktı yine, ben gittiğimde. Yapmış ama, başka bir yerde yapmış, izini bulamadım, gidip- gelip emziriyor, diyordu.
Buldun mu, diye sordum.
Yok, dedi. Başka bir sokak kedisi bulduk, yavru, anne kedimizi kandırıp onu emzirmesini sağlamaya çalışıyorum.
Nasıl kandırıyorsun da 'sütanne' lik yaptırıyorsun? diye sordum, gülerek...
Mama veriyorum, sevip- okşuyorum, dedi.
Sevgi...Sihirli güç!...
Dere taşar diye korkmuşlar onlar da Göktürk'te.
Neyse, taşmadı, bir kedimiz vardı boğulma tehlikesi atlattı, onu kurtardık şükür, dedi.


En son gittiğim gün yazdıklarımdan bir alıntı:

"Bu arada Hülya telefon açtı. Geldiğim ildeki yan komşumun kızı.
Hikâyesi: Elif' le geçmişe yolculuk' ta...
Beni görünce annesini hatırlamış, neyse, onun hikâyesi beklesin şimdi.
Ertesi sabah görüşmek üzere bağladık telefon görüşmesini.
.....

Kahvaltı sonrası Hülya' yı arıyorum. Saat dokuz buçuk ve uyanmamış. Nazlanıyorum, sevildiğimi bilmenin rahatlığı, teklifsizliğinde: -Beni görmek istemiyor muydun sen? Daha uyuyacaksan, üzgünüm gitmek zorundayım. : )) -Kalktım bile Hatice ablacım, bekliyorum hemen seni, diyor. Ülker'in oğlu bırakıyor arabayla, beni, yakın zâten.."

***
12 09 09 İstanbul
Evet, kaldığım yerden devam etmeye çalışayım. Hülya, annesi ve babasını yitirmesiyle, içindeki çocuğu da yitirdiğini söylüyor. Oysa her ne olursa olsun içimizdeki çocuk yaşamalı!... Hülya da ben de duygulanıyoruz, gözgöze geldiğimizde geçmişten bugüne uzanan anılar silsilesini izler gibiyiz. Yine anlatıyoruz o günlerden, yaşananlardan...
Dopdolu bir kahvaltı sofrası hazırlıyor Hülya..
Ülker' de de kahvaltı ettiğimiz için abartmamaya çalışıyorum.
-Hatice ablacım, n'olur ye, bak sucuk Afyon'dan...
İki meşhur markanın adını veriyor Afyon sucuğu olarak..
Sucuk yemem, kola içmem, asitli içeceklere yaklaşmamaya olabildiğince dikkat ederim.
Geri çevirmiyor, alıyorum bir miktar, gerçekten farklı...
Öğleden sonra Elif'le birlikte gezmeye gideceklermiş. Biraz erken gelmeye çalışıyor Elif, beni yakalamak için.
Onlar benim için bir komşu değiller, çok daha öteler ve ben inanıyorum ki onlar için bir abla, bir anne gibiyim!... İnternetten onlarla ilgili yazdıklarımı okuyorlar nemli gözlerle...
-Hatice ablacım diyorlar, devamını yaz, yazarsın değil mi?
Tüm gecikmeli yazılarım gibi, evet, yeri geldikçe dökülüyor yürek incilerim..Onlar değerliler çünkü saflar, dupduru duygularla harflere taşınmışlar.

.....
Biraz da ses kaydıyla devam edeyim ama spontane kayıt olduğu için her türlü ârızayı barındırabilir. Ne çıkarsa bahtımıza artık...
;)
Sevgiler
Hatice/Hayat


Hülya ve Canan' a dair... Ses kaydı link Hülya ve Canan' a dair... Ses kaydı link

8/9/2009

Yalnızlığa devam...


Yalnızlığa devam...İlk bölüm LİNK
'Mükemmelliyetçilik' gibi 'pis' bir huyum var.Yenmek için ciddî anlamda uğraştım, uğraşıyorum.Yine de 'çok bilmiş' yanım, diğerine diyor ki:

'Tamam, bunu böyle yaptım ama şöyle şöyle olsa daha hoş dururdu, olurdu..'vs.
Eh, bu kadar kusur 'kadı kızı' nda da olur.. Diyebilir miyiz, bilmiyorum artık... ;)

Maya, 'yalnızlık' konu başlıklı yazıma link adresi vermişsin, okudum. Yorumları da okurum yazılarda ben...Kimi zaman yazıyı tamamlar hattâ değer katarlar.
Senin yazında da öyle yaptım ama çok yoğun olduğumdan cevabını hemen yazamadım.

Yalnızlık, 'genel geçer' dert...
Onlarca yazı seçilebilir.İki yazı seçiyorum bugün, ilki kendi arşivimden:

http://hayateylul.blogcu.com/yalnizliklar-ve-yolculuklar_4079325.html

Yalnızlıklar ve Yolculuklar

Yalnızlıklar ve Yolculuklar

Sonu gelmeyen telaşlar içinde oradan oraya savrulmalar... vakitsiz ayrılıklar...mesafeler...Koca bir boşluk içinde arayışlar...Duraklarda bekleyişler;kimin geleceğini bilmeden...

Yalnızlıklar...

İçinde derin bir boşluğu olan çevresinde dönüp yaklaşmaya cesaret edemediğimiz bir ağrımız...Kalabalık içindeyiz,güvendeyiz öyle hissetmemizi sağlayan o derinde yatan boşluğumuzu saran yalnızlığımız aslında...Küf kokulu duvarlarla örülmüş ağır acı meşrep kokusu vardı o boşlukta...düşmemek için sımsıkı sarılmak istedik basit ve sıradan şeylere.

Korkarız içimizdeki derin yaradan...Kime sarılmak istesek aslında o boşluğumuza sarılıyorduk...yalnızlığımıza...Aslı olmayan biri gibi yalnızlığımız...içimizdeki asıl ağrımız...yaralarımızın en derini durmadan kanayan...

Yollardayım yine sırtıma astığım yalnızlığımla...omuzlarımdaki ağır yükümle... durmadan kanayan yaramla...duraklarda iniyorum içimdeki boşluğu orada bırakıp gitmek istiyorum uzağa...istesemde kaçamıyorum ondan...Hangi şehre gitsem o boşluk benden önce orada beni bekliyor...yalnızlığım kanayan yaram...Dönüp dönüp kendimi orada buluyorum...Kimi çok sevsem onun boşluğu benden daha derin oluyor...kanayan yarası...yalnızlığı...

Kime sımsıkı sarılsam onun boşluğu içime doluyor...yalnızlığı yalnızlığıma karışıyor... Birbirimize sarıldıkça boşluk daha da derinleşiyor...büyüyor yaralarımız... Biliyoruz ne istediğimizi nereye birlikte gitmeyi düşlediğimizi...yüreklerimiz aynı yöne doğru yola çıkıyor...düşlediğimiz o yere...

Yalnızlığımız mahçup boynu bükük kalıyor düşlümüz karşısında ...orada yalnızlığa yer yok... orada kimse yalnız ve mutsuz değil...orada kimsenin yarası kanamıyor... orası sevgi dünyası...oysa yalnızlığın düşmanı sevgi...mutluluk...yalnızlıktan tek kurtuluş yeri orası...yürekler oraya doğru yola çıkıyor...yalnızlığın boynu bükük...

Herkes farkında aslında içindeki boşluğun büyüklüğünden...Hiç kimse olduğu yerden memnun değil...Herkesin gitmeyi düşlediği bir yeri var...Yüreğinin kıyısına vurduğu bir düşü var...maviler içinde huzur kenti var...

Birbirini seven yakın dostları var orada...çocuklar mutlu güler yüzlü...mutluluk mavi çocuk... saf bir sevgi çığlığı yankılanır orada...

Orada çiçekler aşk ile açar... gökyüzü mavidir.Balonlar uçuşur etrafta. Herkesin yüreğinde büyüttüğü bir yer var. çok uzakta değil.

Yanı başında.

İçinde..

Yüreğinde...

Alıntı

İkincisi, blogger Seyyah (Âkif bey) arkadaşımızın, Kenar Yazıları adlı sayfasından:
http://kenaryazilari.blogcu.com/hangimiz-yalniz-degiliz-ki_14481761.html

Hangimiz yalnız değiliz ki?

Hangimiz yalnız değiliz ki?

Ambulans son sürat gidiyor. Yanlamasına oturduğum için sürekli zıplıyorum içinde. Her zaman tıkalı trafiği açtığı için peşine takılıp gittiğimiz bu aracın içindeyken şimdi, peşimize takılmaya çalışan başka arabaların ışıklarını izliyorum.

O sedyede yatıyor. Kolunda serum. Kalbine bağlanmış kablonun diğer ucu monitöre bağlı. Monitörün çıkardığı sesi duyabiliyorum sadece. Bip, boşluk. Bip boşluk. Bir sonraki bip'e kadar geçen süre uzuyor, uzuyor. Sonra sesi duyup rahatlıyoruz. Ve tekrar aynı endişe başlıyor. Ya bir daha o bip sesi gelmezse?

"Ölecek miyim?" diyor. Üçümüz de ağız birliği etmişçesine "Yoo, nerden çıkarıyorsun bunu?" diyoruz, sanki yaramaz bir çocuğu şakacıktan azarlayan bir sesle. Oysa her an ölebilir. Hepimiz biliyoruz.

Elini tutuyorum. Buz gibi. Gözlerini açıp "sol omzumu biraz ovar mısın?" diyor. Doktora bakıyorum. Başını "hayır" anlamında sallıyor. "Ovarsam serum kolundan çıkabilir" deyip geçiştiriyorum. İtiraz etmiyor, gözlerini tekrar kapatıyor.

O ambulansın içinde dört kişiyiz. Hepimiz önümüze bakıyoruz. Göz göze gelmekten korkuyoruz. Hani birisi diğerine birkaç saniye baksa kurduğumuz oyun iskambil kâğıtlarından yapılan bir kule gibi anında yıkılacak sanki. Yanımdaki hemşire "teyze kaç yaşında?" diyor. Onun duymasını istemediğim için kızın kulağına eğilip, "78" diyorum. Asla duymak istemiyor bu yaşı. Üzülüyor.

Hepimiz oradayız, ama o yine de yalnız. Krizi geçiren o, ağrıyı çeken o, hatta belki ölecek olan da. Bir şeyler söylemek istiyor. Hep bir ağızdan "konuşup yorma kendini şimdi" diyoruz. Oysa belki son sözleri, yine de bunu düşünmek istemiyoruz.

İşte o an birdenbire fark ediyorum, aslında bu hayatta ne kadar yalnız olduğumuzu. Kimse kimsenin derdine deva olamıyor. Olsa olsa birbirimizi avutuyoruz en fazla. Eşimiz dostumuz, sevgilimiz, çocuğumuz, arkadaşımız, anne babamız yani güvendiğimiz herkes, hep "dışarda" kalıyorlar. Ameliyathane kapısında bekliyorlar, ya da benim gibi bir ambulansta. Ama artık atmaktan yorulan bir kalbe kimsenin yapacağı bir şey yok. Birlikte intihar edenler bile son nefeslerini senkronize veremiyorlar.

Yaşamı yalnız yaşamayı öğrenmek gerekiyor. Ölürken yalnızız çünkü. Sırf yalnız kalmamak için ite kaka sürdürülen dostluklardan, evde bir ses olsun diye katlanılan evliliklerden, "ilerde bana bakar" diye düşünerek yapılan çocuklardan kimseye fayda gelmeyecek. Anılar yalnız tazelenecek, hesaplar yalnız verilecek çünkü.

Bu şoku ölürken yaşamamak için, bir şeyleri yaşarken bilerek isteyerek bırakmak gerek. Yıllar önce Ortaköy'de bir bankta bir arkadaşımla konuşurken bana çok sevdiği birini bırakabilmek için önce onun için büyük bir anlamı olan altın bir kolyeyi denize atmayı denediğini söylemişti. Sonra da "eğer bunu atabiliyorsam, her şeyi atabilirim hayatımdan" demişti.

Asla kullanmayacağınızı bildiğiniz halde "bir gün işe yarar" diye istiflediğiniz şeylerden, örneğin size gelmiş hediyelerin paket kâğıtlarıyla kurdelâlarından başlayabilirsiniz atmaya. Sonra artık içine sığamadığınız için giyemediğiniz, ama hâlâ bir umutla belki bir gün o kiloya dönerim hayalleriyle beklettiğiniz giysilere gelecek sıra. Ya tabağı çoktan kırılmış, dul fincanlara ne demeli. İçine zeytinyağı doldurulup, pamukla kapı kirişlerini ovmanın dışında kullanmadıkları mız hani. Onları da atın.

Eşyalardan sonra sıra insanlara gelecek tabii. Burası zor. Çünkü kimse kimseyle yüzleşecek cesareti gösteremiyor nedense. Her şey "mış gibi" devam ediyor, ettiriliyor. Yani birlikte olmaktan hoşlanıyormuş, birbirini çok özlüyormuş, onsuz olmuyormuş gibi. Gerçekten görmek istemediğiniz biriyle görüşmeyin, telefonda söyleyecek bir şeyiniz yoksa aramayın sırf "incelik" için. Bırakın sizin için, tuhaf, soğuk, "iyice acayipleşti" desinler.

Bıraktınız bıraktınız, bırakamadıklarınızı hayat size çoğunlukla önce yaşarken, ama hepimize zaten ölürken bı-rak-tı-rı-yor çünkü.

Yani hepimiz yalnızız aslında.

(Net'ten beğendiklerim...)

Üçüncüsü, senin yorumda verdiğin link ve ona yapılan yorumlardan benim seçebildiklerim:


http://beenmaya.blogspot.com/2008/10/yalnizlia-dair.html

YALNIZLIĞA DAİR...

>> 07.10.2008

Bir yara gibi... Hani içinde bir yerde, senin bile farkında ol(a)madığın, gözle görülmeyen bir yanında mesela, artık senin ayrılmaz bir parçanmış; elin, gözün, kulağınmış gibi taşıdığın, her canın sıkıldığında, acıdığında veya acıttığında başkalarını istemeden, bir günün bir diğerine uymadığında, kendini bilmediğin huysuz ve umarsız zamanlarında, içindeki boşluklar üşüdüğünde, şimdiye kadar kaç kişiyi üşüttüğünü düşündüğünde, başkalarına az kendine fazla geldiğinde, ya da tam tersini hissettiğinde, yakalayamadığında akıp giden zamanı, tutamadığında her istediğinde istediğin yerinden hayatı, kendini hep geç kalmış hissettiğinde, ama yetişmek için artık çabalamadığını farkettiğinde, sürekli anlaşılmadığından şikayet ettiğinde, ama sen anlatabildin mi bilmediğinde, gün bitişlerinde, mevsim geçişlerinde, her sene sana bir yaş daha eklendiğinde, bir sevgiliden ayrıldığında, bir başkasına sil baştan aşık olduğunda, bir dosta kırıldığında, ailene gücendiğinde, kimi zaman hiç sebebsiz, kimi zamansa sebebini bile bilmediğinde, el yordamıyla çabucak bulup da yerini, bir anda gün yüzüne çıkardığın, tatlı-sert kaşıyarak, canını acıtarak hatta tekrar tekrar kanattığın, ve o kan dinip o sızı geçene kadar, hani tekrar kabuk bağlayıp da içindeki o vazgeçilmez ama bir o kadar da farkedilmez yerini alana, sen kendi içinden çıkıp da tekrar yaşamla bağını kurana kadar, hem kendi hayatına hem de başka hayatlara kan kırmızı bir izle bulaştırdığın bir yara gibi yalnızlığın... Bilirsin işte... Boş verilmiş bir yalnızlıktır aslında seninkisi... Ama boş değil... ***Kardeşim efsa'ya...

Seçebildiğim yorumlar:

efsa dedi ki.
İşte benim cümlem...
"sürekli anlaşılmadığından şikayet ettiğinde, ama sen anlatabildin mi bilmediğinde"

kutup zencisi 07.10.2008 18:29
kendine tahammül edemeyen insanlardır yalnızlıktan korkanlar ve sevmeyenler yalnızlığı...

oysa yalnızlığı da çok severler, kendisini sevenler...ve kendisini sevenlerdir hayat denilen bulmacayı çözenler...

ama bir de mecburi yalnızlıklar vardır ki, işte onlar ızdıraplıdır... o zamanlarıma ait bir şiir;
...

yalnızlık

sabahlara kadar siyah
ilaçlara kadar zehir bir gece
ve susturdum kendimi
ben konuşuyorum...

sol elim saklanıyor
sağ elim ebe
sobeledikçe kan ağlıyorum...

ziyafetlere kadar aç
yazlara kadar uykusuz
ümmetlere kadar kimsesiz
hücrelere kadar sorgusuzum...

aysızım
güneşsizim
yağmursuz, rüzgarsızım

nurlara kadar ışıksız
saatlere kadar zamansız
şehirlere kadar habersiz
lokmanlara kadar dermansızım

duasızım
yalansızım
sevapsız, günahsızım

şişelere kadar şarapsız
şarkılara kadar nağmesizim...

sabahlara kadar siyah
ilaçlara kadar zehir bir gece
ve öldürdüm kendimi
ben yaşıyorum...
.
.
.
...yerle bir olmayı hak ediyor insanlık
kıyamet alameti böyle yalnızlık...

o.a

akilliigne 08.10.2008 10:58
selam insanın yapmak istediğinde kötü şeyler yapar zaten insan yapmak istediğinde herşeyi yapar ve bunu ne güzel dile getirdin evet beyninden ruhundan duygu ve düşünce zarı alınmış insanlar ve buna mağruz kalanların bütününe yanlızlık demişsin bence yanlızlık gerektiğinde asil bir davranıştır tüm bu anlatıklarından uzak durmak onun bir parçası olmamak için yanlızlık ilaç bunu yapana ise yanlızlık neye yarar!... bakın Carl Gustav Jungneye bu konuyu şöyle dile gitiryor;
Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.
Çocukken kendimi yalnız hissederdim; hala da öyle hissediyorum çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ip uçları vermeye çalışıyorum
der. ama ve lakin; barış ve huzuru yanlızlıkta değil birliktelikte bulmak ve yaşamak ümidiyle.... sevgilerimle.

Vladimir 09.10.2008 12:56

İki gündür gelip gelip bu yazıyı okuyorum. Yalnızlık güzel bir şeydir, içi boş değil. O yalnızlığı dolu dolu yaşayanların başkalarına vereceği çok şeyi vardır. İlişkiler vermek üzerine kurulur, yalnız insanlar kelimenin en yüzeysel anlamına bakacak olursak aslında hiç de yalnız değillerdir.

Sen de yalnızlığı çok güzel, dolu dolu anlatmışsın. Agnus Dei 10.10.2008 11:49 Yalnızlık güzel bir tercihtir kimi zaman...Dibine kadar yaşanacak hüzünlerin evi ve bizi reddetmeyen güzel bir ev sahibi kimilerinin dediği gibi bir dost belkide...İstediğin kadar özgürsün dilediğin kadar yalnızsın...Tüm onca kalabalığın içinde birilerinin gözlerinin içine baktığında yalnızlık hissediyorsan yanlış yerdesin...Yalnızlık güzel bir düşünmeye dayatma,ittirme ve sorgulatma...Öylesi bir cümle değil bu anlamı içinde saklı YAL NIZ LIK yalınlığın
sorgulatma hali

kaantobel 10.10.2008 13:02
Sadece şikayet etmesini biliriz. Yalnızken aman yalnızız diye sızlanız, iş sevmeye anlayış göstermeye gelince yine şikayet ederiz. Sürekli bir şikayet, yaşanılan hayata karşı sürekli bir beğenmemezlik var. Sorun yalnızlıkta, sevgide, doğada yada başka birşeyde değil. Sorun bizde ve sorunlu insanlar birlikte olmaya kalktığında ortaya çıkan saçma bir isteksizlik. Hayatı sevmesini bilen yalnızlığıda sever, onu bir çıkmaz, herşeyden kaçtığında mecburen sığınılan birşey gibi görmez. Bu da benim fikrim.

7.oda 29.06.2009 13:35
evet hiç bir yalnızlık boş değil..
hatta hiç bir şey yalnızlık kadar dolu değil..

***

 

Bu da şimdilik 'son söz' üm:

Selâm olsun yalnızlığın da gizemini çözebilenlere, kendisini sevip, çevrelerine de bu sevgiyi yayabilenlere, hayatın sırrını çözebilenlere...
Bunu gerçekleştirebilmemiz dileğimle...
Hayat/Hatice

HAYAL GIBI