« Önceki | Sonraki »

27/3/2008

Ruh Buluşması

Meksika'da Inka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog,  birkaç yerli rehberle yola koyuluyor.

Dağın tepesindeki tapınaklara giden  uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla  tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar.

Tabii  Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

 
 
Saatler sonra, yerliler kendi aralarında  konuşup tekrar  yola koyuluyorlar, sonunda tepenin üstündeki görkemli Inka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri,yaşlı rehbere soruyor, hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere  bekledik?

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; çok kısa sürede çok hızlı  yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik...

 
Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı,  niye mutlu olmayı beceremediğimizi niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "niye" ile başlayan  daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor Inkalar‘ın yaşlı torunu.

Çünkü bu aptal  hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta  onu nerelerde unuttuğumuzu bile  hatırlayamıyoruz.

Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa   bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla,biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz...

 
Herkes bir  arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor.

Sanıyoruz ki çok paramız,sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz , spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç  kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.

 

Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının  önemine inanırım.

Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

Evet, önce göz  görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir  şansımız olmadığına da eminim...

Işte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp, çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz...

 
Gerçekte hız çagında yaşıyoruz. Her şey o kadar  hızlı geçiyor ki, ne işe, ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne  kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor.

Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden  bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa  teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de  bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor, işlerimizi bir telefon, bir faksla  hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir  ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz  yok işte!

Bence doğanın kara bir laneti bu.

Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden  bütün zamanları çalıyor.

 

Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini  bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?

Hayat yalnız biz izin verdigimiz gibi  geçer. Iyi ya da kötü hızlı ya da yavas... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk  da, başarı da.

Ama ancak kendi ruhumuzla buluştugumuzda... 

Can  DÜNDAR  

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

HAYAL GIBI